Kayıt Olmak İçin BURAYA Tıklayınız Veya BURAYA Tıklayarak Giriş Yap
Şifremi Unuttum: EPosta Yoluyla | Gizli Soruyla
Başlık Seçenekleri  Başlıkta Ara  
Mesaj: #1
06-02-11 00:10
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
Müzikle İlgili Bilgiler
Not: Buradaki İlk 11 Konu Caesar adlı arkadaşımızdan alınmıştır (Foruma sadelik kazandırılması amacıyla açılmış olan konuları birleştirilmiştir) Müzik ile ilgili bilgiler bu başlık altında paylaşılacaktır
.
.



Müzik Tarihinin Şok Edici 10 Olayı!


Müzik dünyasında şok etkisi yaratmış sayısız an vardır. Ancak bazılarının yarattığı sarsıntı, söz konusu sansasyonu ve onun başrolünde yer alan kişileri popüler müzik tarihi içinde farklı bir yere koymamıza sebep olacak kadar etkili olmuştur. Popüler müzik tarihinin en cüretkar, en absürd ve de en trajik anlarını sıraladığımız 'Müzik Tarihinin Şok Edici Anları' dosyasını okurken olayların perde arkasını öğrenecek ve epey de şaşıracaksınız.

Kurt Cobain'in ölümü

Kurt Cobain'in intiharı müzik tarihinin en şok edici olayları arasında ilk sıraya yerleşiyor. Müzikte devrim yaratan, müziğin algılanış biçimini kökten değiştiren ve bu anlamda bildiğimiz, alışık olduğumuz tüm kaideleri alt üst eden Kurt Cobain'in kendisi için belirlediği son da müzik adına yaptığı şeyler kadar şok edici olmuştu. Nirvana'nın bu kadar büyüyeceğini, yer altından çıkıp popüler platformda zirve yapacağını, en önemlisi kayıp kuşağa liderlik edeceğini hesap edememişti Kurt Cobain. Onu 'gönülsüz' rock yıldızı olarak anmamız da bu yüzdendir hep. Mart 94'te Roma'da bol miktarda ilaç ve içki aldıktan sonra hastaneye zar zor yetiştirilen ve ölümden dönen Kurt Cobain'in bir dikkatsizliğe kurban gitmediği, bu vukuatın aslında bir intihar teşebbüsü olduğu bir ay sonra anlaşılmış oldu zaten. Roma tecrübesinden sonra yatırıldığı rehabilitasyon merkezinden kaçan ve kendisini Seattle'daki evine kapatan Kurt Cobain'in cesedi ölümünden dört gün sonra, 8 Nisan 94'te bir elektrik teknisyeni tarafından bulundu. "Rock'n roll denen miti işte böyle paramparça ederim" demiş oldu bir bakıma.

Sex Pistols'ın canlı yayındaki küfür şovu

Müzik tarihinde tüm zamanların belki de en şok edici anına Sex Pistols gibi öncü bir grubun imza atmış olması gerekiyordu elbette. Sex Pistols'ın varoluşu zaten başlı başına bir sansasyondu aslında, bu sebeple yaptıkları tek bir şey değil pek çok şey müziğin gidişatını değiştirmiş ve alışılmış değerleri alt üst etmişti. Ama 1976'da meydana gelen bir olayın sadece müziği değil dünyayı da değiştirdiği söylenir hala. O yıllarda punk diye bir şeyin ortaya çıktığı ve kendilerine Sex Pistols diyen bir grup manyağın da söz konusu harekete öncülük ettiği biliniyordu ama henüz ortada dünyayı sarsacak türde bir sansasyon yoktu. Sex Pistols'ın menajerliğini üstlenen Malcolm McLaren ise umutluydu, eninde sonunda ses getireceklerdi. Ama galiba o bile yarattığı grubun hiçbir şeyi iplemeyecek kadar 'punk' olduğunun farkında değildi. İşte 1976'da Sex Pistols İngiliz tv'sinin hatrı sayılır şov programlarından biri olan Today Show'a konuk oldu. Grup üyeleri yerlerinde öylece oturuyorlardı, programın meşhur sunucusu Bill Grundy ise grup üyelerinin kendilerini rezil edecekleri anı kolluyor ve saçma sapan sorularıyla onları gaza getirmeye çalışıyordu. Kendine çok güvenen Grundy programın sonunda "Hala bir on saniyeniz var, hadi şöyle olay yaratacak bir şey söyleyin" dedi Sex Pistols üyelerine, kimlerle uğraştığının hiç de farkında olmadan. Cevap Sex Pistols gitaristi Steve Jones'dan geldi ve tv tarihinde ilk kez bir canlı yayın böylesine bir küfür bombardımanı ile karşılaştı. Steve Jones'un sakin ve umursamaz tavrı ise Sex Pistols'ın ne olduğunu izah etmeye yetiyordu. Bill Grundy olay akabinde işinden atıldı, İngiltere ise yeni güne 'The Filth and the Fury' manşetiyle merhaba dedi. Artık herkes punk'ın anlamını ve Sex Pistols'ın kim olduğunu biliyordu.

Tupac Shakur cinayeti

Sansasyon ve rap'i birbirinden ayrı düşünmek biraz zor hatta imkansız gibi. Rap camiası her daim büyük sansasyonlara şahit olmuştur fakat söz konusu vukuatlardan bir tanesi müzik tarihinde şok edici bir an olarak yer edecek boyutlara ulaşmıştır. Tupac Shakur'un şok edici ölümü rap camiasında gangster filmlerindekinden de beter bir mafyacılık oyunu döndüğünü gözler önüne sermişti. Olayın çıkış noktası gangsta rap'e ev sahipliği yapan Death Row adlı bir plak şirketi. Eski bir bodyguard olan ve daha sonraları uyuşturucu ticaretinden indirdiği paralarla Death Row'u kuran Marion 'Suge' Knight ise trajedinin başrolünde yer alan isimlerden biri. Dr Dre ve Snoop Dogg'u bünyesinde barındıran şirket rivayete göre şiddet kullanmak suretiyle pek çok yeni ismi bünyesine geçiriyordu. Dre ve Snoop Dogg Death Row'dan ayrıldığında şirketin tek yıldız ismi Tupac olmuştu. Bu sırada Doğu Yakası'nda ise Sean Puffy Combs (P Diddy) Bad Boy Records'ı hayata geçirmişti, onun bir numaralı yıldızı ise 'Biggie' Smalls, yani nam-ı diğer Notorious B.I.G. idi. Rap camiasındaki doğu-batı savaşının en belirgin örneği olan Death Row-Bad Boy Records kapışması ilerleyen zamanda iki rapper'ın ölümüne sebep oldu. Soyguna uğrayan ve vurulan Tupac başına gelenlerden Puff Daddy ve Notorious B.I.G.'yi sorumlu tuttu. Karşı taraf ise cevap vermekte gecikmedi, Tupac Eylül 96'da izlemeye gittiği bir Mike Tyson maçından sonra vuruldu ve beş gün sonra hayata veda etti. Fakat hikaye burada son bulmadı. 1997'de, bir rap dergisinin verdiği partiden çıkıp evine gitmek üzere yol alan Notorious B.I.G. kimliği tespit edilemeyen biri tarafından vurularak öldürüldü. Olaylarla bağlantısı bulunduğu düşünülen Suge Knight ise o sıralar zaten hapisteydi.

Madonna'nın 'Like A Prayer' klibi ve 'Sex' kitabı

Artık bir ikon olarak anılan Madonna müzik tarihinde birden fazla vukuata imza atmış, her hareketiyle sansasyon yaratmayı başarmış nadir yıldızlardan biri olarak gösterilebilir. İlk çocuğunu doğurduktan sonra ruhani alemlere dalıp ortamlardan elini ayağını çekmiş olabilir fakat Madonna her zaman o en cüretkar halleriyle hatırlanacak şüphesiz. Bir yıldız olmadan önce çektirdiği çıplak fotoğrafları, çılgın sahne şovları, ilişkileri ve beyanlarıyla özellikle 80'li ve 90'lı yıllarda tam anlamıyla 'esen' Madonna'nın müzik tarihinde yer eden şok edici ilk anı şüphesiz ki 'Like A Prayer' için çektiği video oldu. Mart 1989'da MTV'de prömiyerini yapan video klibe yönelik ilk tepki İtalya'dan, katolik bir gruptan geldi. Söz konusu grup Madonna'yı dini suistimal etmekle suçladı ve klip yayından kaldırılmadığı takdirde yasal işlem başlatılacağını iddia etti. Amerikan Aile Birliği ise aynı gerekçeyle Madonna'nın 1989 yılının ilk ayında Pepsi ile yaptığı beş milyon dolarlık anlaşmayı zora soktu. Söz konusu komite, Madonna ile yapılan anlaşma feshedilmediği takdirde tüm Pepsi ürünlerini bir yıl süresince boykot edeceğini açıkladı. Nisan ayında yapılan açıklamayla Pepsi, anlaşmayı bozduğunu ve Madonna ile çekilen reklamların yayından kaldırılacağını açıkladı. Bu tip olaylar Madonna'yı durdurmak için yeterli olmadı elbette. Sansasyonel yıldız en cüretkar anlarını gözler önüne seren 'Sex' adlı kitabını 1992'de yayınladı. 128 sayfadan oluşan bu kitap Madonna'nın fotoğrafçı Steven Meisel tarafından yakalanan en mahrem pozlarından oluşuyordu. Piyasaya sürüldüğü gün Amerika'da 150 bin satan kitabın dünya çapında ulaştığı satış rakamı ise 1,5 milyon oldu. 'Sex' Japonya'da yasaklandı ve Madonna'nın başına yasal anlamda pek çok bela da açtı. Madonna 92'de People dergisi tarafından yılın en sansasyonel 25 kişisinden biri olarak gösterildi, İngiliz müzik yayını NME'nin okuyucuları ise 'Sex'i yılın en hip olayı olarak yorumladı. Piyasaya çıktığında 45 dolara satılan 'Sex' adlı bu kitabı şimdilerde bulmak ise imkansız. Piyasaya çıktığı yıl tükenen ve yeniden basılmayan 'Sex' şu sıralar sadece ebay üzerinden bulunabiliyor. Satış fiyatı ise 400-500 $ arasında gidip geliyor.

Ozzy Osbourne'un yarasa avı

Black Sabbath yıllarında uyuşturucu ve alkolün de büyük etkisiyle türlü çılgınlıklara imza atan Ozzy Osbourne'un müzik tarihinde yer eden en şok edici vukuatı artık bir efsaneye dönüşen 'yarasa' operasyonu olmuştur. Black Sabbath'ın 20 Ocak 1982'de Des Moines'de verdiği bir konserde bir fan tarafından sahneye fırlatılan yarasayı tutup, ağzıyla kafasını kopartan Ozzy Osbourne, böylelikle metal müziğin dış dünya tarafından algılanış biçimini de değiştirmiştir (metalciler kafa koparır, civciv ezer efsaneleri gibi). Söz konusu efsanenin göz ardı edilen bir başka boyutu daha var elbette. Ozzy Osbourne sahneye atılan yarasanın plastik, yani oyuncak bir yarasa olduğunu düşündüğünü -o sırada kafasının epey iyi olduğunu da unutmayalım- ve bu sebeple kafasını koparmaya yeltendiğini açıklayıp bu deneyimi hayatının 'en korkunç, en acı' anı olarak yorumladı sonradan. Ozzy Osbourne'un en az yarasa faciası kadar efsaneleşmiş bir başka vukuatı ise CBS Records ile yaptığı toplantı esnasında gerçekleşen 'güvercin' operasyonudur. Söylentiye göre plak şirketinin Los Angeles'da düzenlediği basın toplantısında fazlasıyla sıkılan Ozzy, beyaz bir güvercinin kafasını da ağzıyla koparıp atmıştı. CBS tarafından da onaylanan bu bomba olay -Ozzy'nin söz konusu hareketi bilinçli olarak yaptığı da düşünülecek olursa- yarasa efsanesini ezip geçer.

Dimebag Darrell cinayeti

Metal camiasında "Rock müziğin 11 Eylül'ü" olarak anılan 'Dimebag cinayeti' müzik tarihinin şahit olduğu en trajik anlardan da biri aynı zamanda. Olayın merkezinde yer alan Damageplan, ex-Pantera gitaristi Dimebag Darrell tarafından, Pantera sayfası kapandıktan sonra hayata geçirilmiş bir gruptu. 8 Aralık 2004'te Ohio'daki Alrosa Villa adlı bir kulüpte sahne alan Damageplan henüz ilk şarkısını bile tamamlamamışken sahneye atlayan bir gencin silahlı saldırısına uğramış, olay sonrasında Dimebag'in de dahil olduğu dört kişi hayatını kaybetmişti. Tanıkların verdiği ifadeye göre saldırıyı başlatan gencin hedef aldığı kişi doğrudan Dimebag'di. Polis tarafından vurularak durdurulabilen saldırganın kimliği olay sonrasında tespit edildi. 25 yaşındaki Nathan Gale annesinin verdiği ifadeye göre paranoyak şizofren teşhisiyle tedavi görmekte olan bir akıl hastasıydı fakat son zamanlarda ilaç tedavisini bırakmıştı. Polisin yaptığı araştırmalar Nathan Gale'ın Dimebag Darrell'ı öldürme sebebinin Pantera fanatikliğiyle ilgili olmadığını gösterse de müzik dünyasında cinayetle ilgili sayısız teori üretildi doğal olarak. Damageplan üyeleri, grubun tur görevlileri ve özellikle de fanlar, cinayeti Pantera fanatikliğinin motive ettiği konusunda hemfikir. Pantera'nın dağılması ve Phil Anselmo ile Dimebag arasındaki sorunlar da Nathan Gale'i tetiklemiş olabilir deniyor.

Jarvis Cocker'ın Michael Jackson protestosu

Amerika'nın Grammy'siyle eş tutulan İngiliz Brit Ödülleri 1996'da müzik tarihinde yer edecek türde sansasyonel bir ana şahitlik etti. Brit Ödülleri'nin o yılki en önemli konuğu tören sırasında büyük bir şova imza atmaya hazırlanan Michael Jackson'dı. Sahnede 'Earth Song'u yorumlayacak olan Jackson şarkının temasına uygun bir şov ve kareograf hazırlamıştı tahmin edilebileceği üzere, bir Michael Jackson performansı asla 'sıradan' olmamalıydı ayrıca. İşte ne olduysa da söz konusu performans sırasında oldu zaten. Kurtarıcı rolünü üstlenen Jackson sahneye masumiyeti temsil eden bir sürü çocukla çıktı ve 'Earth Song' şovu başladı. O sıralar 'Different Class' albümüyle anavatanında yükselişte olan Pulp'ın nevi şahsına münhasır lideri Jarvis Cocker ise ortaya koyulan parodiden, aslında Jackson'ın kendi kendisine yüklediği yüce rolden rahatsızlık duymuştu. Sessiz kalmak yerine tepkisini göstermeyi tercih eden Cocker, Jackson'ın şovu devam etmekteyken bir anda sahneye fırladı ve Jackson'ı işaret ederek poposunu gösterdi, birazcık dans etti ve sahneden indi. Herkes şoktaydı tabii. Tören esnasında olaya müdahele edilmedi fakat akabinde gerçekleşen partide Jarvis Cocker tutuklandı. Ertesi gün yapılan açıklamada Cocker'ın küçük çocuklara 'hakaret' ettiği gerekçesiyle tutuklandığı beyan edildi, Jackson cephesinden ise herhangi bir açıklama gelmedi. Jarvis Cocker'ın bu protestosu İngiltere'de tepki görmedi hatta takdir bile edildi. İşin ironik kısmı ise malumunuz, Michael Jackson küçük çocukları taciz etmekle suçlanıp yargılandı.

Janet Jackson'ın Superbowl performansı

Yakın bir tarihte gerçekleşmiş olmasına rağmen tüm zamanların en şok edici müzik anlarından biri olarak kabul gören bir sansasyon daha 'Jackson' imzasını taşıyor. Amerikan halkını her yıl ekrana kilitleyen futbol şampiyonası Superbowl, 2004'te gerçekleşen final şovunun bir benzerine daha kolay kolay şahit olamayacak muhtemelen. CBS kanalı tarafından canlı olarak verilen Superbowl final gecesinde sahne alan Janet Jackson ve Justin Timberlake, yayını izlemekte olan 100 milyon seyirciyi şoka sokan bir performans sergilemişti hatırlayacak olursanız. Janet Jackson, Justin Timberlake'in 'Rock Your Body' adlı şarkısını seslendirdikleri sırada kıyafetinin üst kısmını açması yönünde Justin'i komuta etmiş, ortaya çıkan sürpriz ise birkaç saniye içinde CBS telefonlarının kilitlenmesine yol açmıştı. Olay akabinde bir açıklama yapan CBS, şovun önceki provalarında canlı yayındaki gibi bir kareografın yer almadığını söyleyip Amerikan halkından özür dilemişti, Timberlake ve Janet Jackson da benzer bir savunma yapmışlardı. Daha sonra ise söz konusu şovu organize eden MTV'nin böyle bir sansasyondan haberdar olduğu söylendi, zira MTV şovdan günler öncesinde 'bomba etkisi yaratacak bir performans' şeklinde reklamlar veriyordu. Janet Jackson'ın göğsünün ucunda yer alan güneş şeklindeki metal cisim de bunun planlı bir hareket olduğunu düşündürüyordu elbet. Bir diğer ayrıntı ise Jackson'ın göğsünün açıkta kaldığı anda 'Rock Your Body'nin "bu şarkının sonunda seni soymuş olacağım" şeklindeki sözlerinin söyleniyor olmasıydı. Bunların hepsi birer varsayım olabilir ama kesin olan tek şey MTV'nin bir daha herhangi bir Superbowl organizasyonuna imza atamayacak oluşu. Janet Jackson ise bundan sonra yeni albümünün reklamını yapmak için başka yollar denemek durumunda kalacak tabii.

Jim Morrison'un 'ahlaksız' sahne şovu

60'lı yılların en aykırı figürü şüphesiz Jim Morrison'dı. The Doors çılgınlığının had safhada olduğu o dönemlerde Morrison da sansasyonlarıyla gündemin tepesinden inmek bilmiyordu. Morrison özellikle grubun konserlerinde sergilediği sahne performansı ve söz konusu performansları izleyen anlardaki taşkınlıklarıyla güvenlik görevlilerine zor anlar yaşatıyordu. 1967'de bir fanı tartaklayan polis memuruna saldırdığı için tutuklanan Morrison'ın müzik tarihinde yer eden asıl vukuatı ise The Doors'un 1969'taki Miami konserinde vuku bulmuştu. Sahneye çıktığında -her zamanki gibi- körkütük sarhoş olan Morrison daha fazla içki istiyor, seyirciyi de kendisine eşlik etmeleri yönünde ikna etmeye çalışıp, 'özgür aşk'a davet ediyordu. Seyircinin şaşkına döndüğünü gören Morrison karşılaştığı tepkisizliğe cevap vermekte gecikmeyecekti elbet. Penisini çıkaracağını anons eden Morrison pantolonunu indirmeye kalktığı anda tutuklandı ve kendisini ahlaksız bir şekilde sergilediği gerekçesiyle yargılandı. Morrison, müzik tarihinin şok edici anlarından biri olarak kabul gören bu olaydan iki yıl sonra ise, Paris'te, kaldığı evin küvetinde ölü bulundu.

Richey James'in '4 Real' anı

Manic Street Preachers şimdilerde yaşını başını almış, içi geçmiş bir grup olarak kabul görüyor olabilir ama unutmayın ki herkesin genç ve de asi olduğu zamanlar vardır, özellikle de rock yıldızlarının. Manics'in henüz ses getirmeye başladığı ve leopar desenli kürkler giyip bol makyajla dolaştığı zamanlar da böyle zamanlardı işte. Grup o dönemde kaydadeğer bir fan kitlesine sahipti fakat basın onları idol belledikleri grupları (Guns'n Roses) taklit eden bir avuç sahte yıldız olarak kabul etmekteydi. Manics'in şarkı sözü yazarı ve gitaristi Richey (James) Edwards ise gazetelerde ve müzik yayınlarında grubuyla ilgili yazılan söz konusu yorumlara tahammül edemez olmuştu. Kendisini ve grubunu daha iyi ifade etmek isteyen Richey bu konuda kiminle muhattap olacağına karar verdi ve 15 Mayıs 1991'de Norwich Sanat Merkezi'nde verdikleri bir konser sonrasında harekete geçti. Richey'nin hedefi NME yazarı Steve Lamacq (Lmacq şimdilerde BBC Radio 1'da kendi adını taşıyan bir şov hazırlayıp sunuyor) idi. Konser sonrasında Lamacq'ı bir köşeye çeken Richey ona Manics'in gerçek bir grup olduğunu anlatmak için epey bir çaba sarfetti. Konuşması bittiğinde ise işi bir adım ileri g*türdü ve eline aldığı bir jiletle koluna '4 Real' (gerçek) lafını kazıdı. Dehşete düşen Lamacq hemen bir ambulans çağırdı. Koluna 17 dikiş atılan Richey Edwards ise ertesi gün NME'yi aradı ve Lamacq'a zarar vermek istemediğini, sadece Manic Street Preachers'a inanmasını sağlamak için böyle bir şey yapmak zorunda kaldığını söyledi. İlk etapta haberi yayınlama konusunda tereddüte düşen NME ilerleyen yıllarda bu anı bir efsaneye dönüştürdü, hatta Richey'nin '4 Real' yazılı kanlı kolunu gösterdiği pozu poster olarak bile kullandı. Richey ise 1 Şubat 1995'te kayıplara karıştı ve bir daha ortaya çıkmadı. Şimdilerde resmi olarak ölü kabul ediliyor.
maksatli Kullanıcısının Mesajına Toplam 2 Kullanıcı Teşekkür Etmiş


Mesaj: #2
06-02-11 00:10
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
 

'Tik Tok' şarkısı ile üne kavuşan Kesha, karakteri konusunda ilginç açıklamalarda bulundu.

Paper Magazine adlı dergiye konuşan Kesha: 'Agresif bir değilim ama sapığım. Viski ve kırmızı şarabı seviyorum. Bir Trans Am'ım var ve onunla Zeppelin ya da Sabbath dinleyerek dolaşıyorum. Yakışıklı erkekler arıyorum. Birini bulunca gidip viski içiyoruz.' şeklinde konuştu.

Özellikle içki içmeyi çok sevdiğini söyleyen Kesha 'Evimin civarında bir yerlerde yatıp kırmzı şarap içiyorum, şarkılar dinliyorum. Ancak bunları hiç bir zaman evimde yapmıyorum.

Kesha, yakında bunları bir rehabilitasyon merkezinin bahçesinde de yapabilir..
maksatli Kullanıcısının Mesajına Teşekkür Edenler:

Mesaj: #3
06-02-11 00:12
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
Amerika’lı şarkıcı Erykah Badu’nun yeni klibi olay yaratıyor. Klipte şarkıcı sürekli hareket halinde ve kısa sürede üzerindeki tüm elbiseleri çıkararak çırılçıplak kalıyor. İşte o olay klip.


maksatli Kullanıcısının Mesajına Teşekkür Edenler:

Mesaj: #4
06-02-11 00:13
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
Lady Gaga, cinsiyeti hakkındaki tartışmaları yeniden alevlendirecek.Şarkıları dünya çapında büyük ilgi gören Lady Gaga, ilginç giyim tarzı ve cinsiyeti konusundaki söylentilerle gündeme geliyor.


 

Japonya’da bir dergide yayınlanmak üzere çekilen fotoğraflar Lady Gaga’nın stilistliğini yapan Nicola Formichetti, Twitter sayfasında yayınladı. Modelin ismini Jo Calderone olarak açıklayan Formichetti yine de fotoğrafların Lady Gaga’ya ait olduğu yönündeki söylentileri önleyemedi. Belki önlemek de istemiyordu.Lady Gaga’nın transseksüel olduğu yönünde iddialar daha önce de gündeme gelmişti. Lady Gaga ise bu söylentilerin hoşuna gittiğini söyleyip ‘İnsanların penisim olduğunu konuşmalarına bayılıyorum.’ demişti.


 

Gerçek adı Stefani Germanotta olan şarkıcının bu fotoğrafları söylentilere bir tepki olarak çektirdiği belirtiliyor. Ancak Lady Gaga’nın bu konuda hiçbir zaman yalanlama yapmadığını da belirtmek gerek.
maksatli Kullanıcısının Mesajına Teşekkür Edenler:

Mesaj: #5
06-02-11 00:14
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
 

PINK FLOYD


Pink Floyd ingiliz progresif ve psychedelic rock grubu

1965 yılında Syd Barrett(gitar), Roger Waters(bas gitar), Nick Mason(Davul) ve Richard Wright(Keyboard) tarafından kurulmuştur. Syd Barrett grubun kurulduğunda Sigma 6 olan ismini iki blues ustası Pink Anderson ve Floyd Council'in isimlerini birleştirerek "The Pink Floyd Sound" olarak belirlemiştir. İlk zamanlar yerel bir kitleye sahip olsalar da kullandıkları görsel efektler ve sahne performansları ile kısa denilebilecek sürede ulusal kitleye sahip olmuşlardır. Kurulduğu zamanlar grupta Bob Klose adlı bir gitarist daha bulunmaktaydı. 5'li "Lucy Leave" ve "King Bee" şarkılarını kaydettiler ancak daha sonra grup bluestan uzaklaştıkça Bob Klose müzikal farklılıklar yüzünden gruptan ayrıldı.
İlk kayıtlar ve ilk albüm
Grup "psychedelic rock" tarzları ve görselleri çok iyi kullandıkları konserler ile Londra yer altının en önemli gruplarından biri haline gelmişti. 1966'da daha bir firmayla anlaşmamışken gazeteci Peter Whitehead'ın çektiği Tonite Let's All Make Love in London belgeselinde şarkılarıyla yer aldılar.
1966'da ilk kez bir müzik şirketiyle anlaştılar. 1967'de Arnold Layne single'ı ile müzik dünyasına girdiler. 20. olan bu single'ı See Emily Play takip etti. Şarkı 6. olmuş ve grubu ünlü program "Top of the Pops"'a çıkartmıştır. İlk albümleri The Piper at the Gates of Dawn bir şarkı dışında tamamen Barrett imzalıydı. Albüm İngiltere'de büyük bir başarı kazandı. Amerika'da albüm çok iyi satmasa da grup Jimi Hendrix ile beraber turneye çıkıp kendini tanıttı.
Syd Barrett'in ayrılışı
Kompleks bir sound'a sahip bu albümden sonra Syd Barrett ruh sağlığını gittikçe kaybediyordu. Stüdyolara katılmayan, konserlerde iyi performans göstermeyen Barrett'in yanında grup elemanlarının arkadaşı David Gilmour da gitara alındı. A Saucerful of Secrets grubun beş kişi ile yayınladığı tek albümdür. Ancak Barrett, sadece Jugband Blues adlı şarkıyı yazmış ve Remember A Day'de gitar çalmıştır. Sorunlarının artmasıyla sadece söz yazarı olarak grupla anlaşan Syd daha sonra gruptan ayrılmıştır.

Yeni Pink Floyd, grubun beyni Barrett'ten sonra kendilerini bulmak için stüdyoda uzun zaman geçiriyordu. Grup zaman zaman Careful With That Axe, Eugene gibi uzun ve deneysel şarkılar üzerinde çalışıyorlardı. Vokalleri ise Waters, Gilmour ve Wright üçlüsü değişerek yapıyorlardı. Grup 1969'da More filminin soundtrack'ini yaptılar. Albümde daha önceden yaptıkları bestelerin yanında film için özel besteler yaptılar.

Pink Floyd 1969'da ilk iki LP'lik albümleri Ummagummayı çıkarmışlardı. İlk LP'si 4 tane canlı performanstan ikinci LP ise grubun solo çalışmalarından oluşmuştu. İkinci CD'de bulunan solo şarkılardaki psychedelic özellikler hem dinleyiciler hem de eleştirmenler tarafından çok başarılı bulunmuştu.


 

Celine Dion


Céline Marie Claudette Dion, 1968 doğumlu kanadalı şarkıcı, söz yazarı. 1980lerde başladığı müzik kariyerinde çok önemli başarılar elde edensanatçı, ününü “Falling Into You” adlı albümüyle ve Titanic film müziği olan “My Heart Will Go On” ile tüm dünyaya yaymayı başardı.

Celine Dion, 30 Mart 1968’de Quebec, Kanada’da dünyaya geldi. Annesi Adhemar Dion ve babası Therese Tanguay’ın 14 çocuğunun en küçüğüydü. Aile katolikti ve maddi açıdan güçsüzdü. Dion henüz 5 yaşındayken ailesine ait olan “The Vieux Baril” adlı piyano-barda şarkı söylüyordu. O zamanlar tek hayali bir şarkıcı olmaktı.

Dion ilk bestesini annesi ve babasının yardımıyla 12 yaşında yaptı. Şarkının adı “Ce N'Était Qu'un Rêve”di. Kardeşlerinden biri bu şarkının kaydını bir kaset kapağının arkasında adını gördüğü yapımcı René Angélil’e yolladı. Angélil Dion’un sesini çok beğendi ve albüm yapabilmek için Dion’un evini ipotek ettirdi. Böylece sanatçının ilk albümü "La Voix du Bon Dieu", 1981’de piyasaya çıktı.

Albüm, Quebec’te çok popüler oldu. Bu başarı üzerine Yamaha’nın tokyo’da düzenlediği Dünya Pop Şarkısı Yarışması’na katıldı. Hem “En İyi Şarkıcı” hem de “En İyi Şarkı” ödülünü kazandı. Böylece ünü yavaş yavaş dünyaya yayılmaya başlamıştı. Bu sırada "D'Amour Ou d'Amitié" adlı şarkısıyla fransa’da ödül alan ilk Kanadalı şarkıcı ünvanını da kazandı. Aynı zamanda Felix Ödülleri’nde “En İyi Kadın Şarkıcı” ve “Yılın En İyi Çıkış Yapan Sanatçısı” ödüllerini aldı.

Dion, dünya çapında bir star olmak istiyordu ancak menajeri Angelil bunun için sanatçının fiziksel bir yapılanma sürecine girmesi gerektiğini düşünüyordu. Böylece Dion kendini yenilemeye başladı.

1988 yılında İrlanda’da yapılan Eurovision Şarkı Yarışması’nda "Ne Partez Pas Sans Moi" adlı şarkı ile isvicre’yi temsil eden Dion birinciliğe ulaşınca, dünya çapında bir star olma hayali de yavaş yavaş gerçeğe dönüşmeye başladı. amerika pazarına açılabilmek için Dion’un İngilizce dersleri alması gerekiyordu, bu yüzden de 1989’da École Berlitz School adlı okulda İngilizce ve diksiyon dersleri almaya başladı. Bu 1 yıllık sürecin ardından, hedef alınan pazara “Unision” adlı albümle girdi. Bu albüm için Kanada’nın önde gelen müzisyenleriyle çalışmıştı ve şarkılar ağırlıklı olarak 1980lerin soft rock tarzındaydı. Albümde "Where Does My Heart Beat Now", "(If There Was) Any Other Way", "The Last to Know", "Unison" gibi parçalar yer alıyordu. "Where Does My Heart Beat Now",Amerikan listelerinde 4 numaraya kadar yükseldi. Böylece Dion Amerika’da, asya’da ve avrupa’da yükselen bir yıldız olmaya başlamıştı.

Dion’un ünü Amerika’da yayılırken, Fransız hayranları onları ihmal ettiği için sanatçıya tepki göstermeye başlamıştı. Dion bu tepkiyi dindirmek için Felix Ödülleri’nde kazandığı “Yılın En İyi İngilizce Albümü” ödülünü reddetti. Onun için önceliğin İngilizce albümler değil, Fransız hayranları olduğunu anlatmak istemişti.

Dion’u daha iyi günlere götürecek olan bir başka dönüm noktası, 1991 yılında bir Disney animasyonu olan “Beauty And The Beast” için
Peabo Bryson’la yaptığı düet oldu. Şarkı Amerika’da ilk 10’a girdi, “En İyi Şarkı” dalında Academy Ödülü’nü ve Pop Dalında ''En İyi Grup Performansı” dalında Grammy Ödülü’nü kazandı. Bu şarkı aynı zamanda Dion’un 1992 tarihli “Celine Dion” albümünde de bulunuyordu, Albüm yine rock ağırlıklıydı ancak bu sefer şarkılarda klasik müzik ve soul esintileri de göze çarpıyordu. Ayrıca şarkıların konusu genellikle aşktı. Bu iki albümün başarısı Dion’u Kuzey Amerika’da bir superstar yaptı. Bu albümde bulunan şarkılardan “Next Plane Out”un video klibi Dion ve sevgilisinin kumsaldaki görüntülerine yer vermişti ve bu klip klişe aşk videoları trendini başlattı.

1992 yılında Dion, menajeri Angelil ile birlikte olmaya başlamıştı ancak aralarındaki 26 yaş farkın halk tarafından garipsenmemesi için bunu bir süre saklamaya karar verdiler. 1993 yılında Dion bu birlikteliği açıklamaya karar verdi. Beklenenin tersine hayranları bu birlikteliğe büyük destek verdi ve ikili Aralık 1994’te evlendi.

Müzik hayatına İngilizce şarkılarla devam eden Dion her İngilizce albümden sonar bir Fransızca album çıkarmayı da ihmal etmedi. Bunlar 1991’de çıkan “Dion Chante Plamondon” ve 1994’te çıkan “À l'Olympia”’ydı. À l'Olympia, Dion’un paris’teki Olympia Tiyatrosu’nda verdiği konserlerden birinin kaydıydı ve bu albüm, Fransa’da tüm zamanların en çok satan Fransızca albümü oldu.

Elektro gitar her zaman Dion’un başlı enstrumanlarından biri olduğu halde 1990lı yılların ortaları, sanatçının müzik stilinde bir değişim döneminin yaşandığı, rocktan pop ve soula kayılan yıllar oldu. Artık Dion’un güçlü sesini ortaya çıkarmak için daha hafif enstrumanlar kullanılıyordu. Ancak bu yeni tutumları eleştirmenlerin hepsinden olumlu not almadı. Dion artık Mariah Carey ve Whitney Houston gibi sanatçılarla karşılaştırılmaya başlamıştı. Tüm bunlara rağmen Dion’un bu dönemde çıkan albümleri uluslararası lisetelerde eskisinden daha yüksek sıralara çıkıyordu. 1996 yılında üçüncü kez “Dünyanın En Çok Satan Kanadalı Kadın Şarkıcısı” dalında Dünya Müzik Ödülü’nü kazandı. 1996 yılında çıkan “Falling Into You” albümü, daha geniş bir dinleyici kitlesine ulaşabilmek için çok çeşitli türleri içeriyordu ve çok çeşitli enstruman kullanılmıştı.

# Albümleri:
# 1981 - La Voix Du Bon Dieu
# 1982 - Tellement J'ai D'amour Pour Toi
# 1983 - Les Chemins De Ma Maison
# 1983 - Chants et Contes de Noël
# 1984 - Melanie
# 1985 - C'est Pour Toi
# 1987 - Incognito
# 1990 - Unison
# 1992 - Celine Dion
# 1993 - The Colour Of My Love
# 1994 - A l'Olympia
# 1995 - D'eux
# 1996 - Falling Into You
# 1996 - Live à Paris
# 1997 - Let's Talk About Love
# 1998 - S'il Suffisait D'aimer
# 1998 - These Are Special Times
# 1999 - All the Way
# 1999 - Au Coeur du Stade
# 1999 - The Very Best Of
# 2002 - A New Day Has Come
# 2003 - 1 Fille et 4 Types
# 2003 - One Heart
# 2004 - Miracle
# 2004 - A New Day: Live in Las Vegas
# 2005 - On Ne Change Pas
# 2007 - D'elles
# 2007 - Taking Chances


 

Depeche Mode


Baseldon, Essex çıkışlı New Wave grubu. New Romantic`lerin en önemli gruplarındandır.

1980 yılında Composition Of Sound ismiyle Martin L. Gore, Andy Fletcher ve Vince Clarke tarafından kurulmuştur. David 'Dave' Gahan'ın katılmasından sonra Depeche Mode (Fransız Moda dergisi aynı zamanda) ismini almışlardır. Daha sonra Vince Clarke (Yazoo ve Erasure) gruptan ayrılmış ve 1982 yılında Alan Wilder gruba dahil olmuştur. Alan Wilder (Recoil), 1 Haziran 1995 tarihinde gruptan ayrılmıştır.

80'li yıllarda Synth-Pop olarak nitelenen türleri gittikçe rock'a doğru kaymıştır. David Gahan gelmiş geçmiş en iyi erkek vokaller arasında sayılmaktadır. Bir çok müzisyen tarafından şarkıları coverlanan grup efsanevi gruplar arasında yer almaktadır.

Günümüzdeki kadrosu, Dave Gahan, Martin L. Gore ve Andy Fletcher'dan oluşmaktadır.

'Music For The Masses', 'Songs Of Faith And Devotion' ve 'Violator' başarılı albümlerindendir.

Türkiye'de, Abdi İpekçi (30 Ekim 2001) ve Kuruçeşme Arena (30 Temmuz 2006)'da Avrupa Turu kapsamındaki İstanbul konserleri gerçekleşmiştir. 6 Ekim 2008 tarihinde Berlin Olimpiyat Stadında gerçekleşen basın toplantısında yapılan açıklamaya göre, Depeche Mode'un 12. albümü 2009 yılının Nisan ayında yayımlanacaktır. Ayrıca, 'Tour of the Universe' adlı turne kapsamındaki İstanbul konseri 14 Mayıs 2009 tarihinde gerçekleşecektir.


[1981] Speak and Spell
[1982] A Broken Frame
[1983] Construction Time Again
[1984] Some Great Reward
[1984] People Are People
[1985] The Singles 81-85
[1986] Black Celebration
[1987] Music for the Masses
[1987] Behind The Weel
[1987] Never Let Me Down Again
[1989] 101 (Live-Konzert)
[1990} Violator
[1990] Enjoy The Silence
[1990] Policy Of Truth
[1992] Strangelove
[1993] Songs of Faith and Devotion
[1993] Songs of Faith and Devotion - Live
[1997] Ultra
[1998] The Singles 86-98
[1999] Catching Up With Depeche Mode
[2001] Exciter, 2001


 

Tupac Amaru Shakur



Tupac Amaru Shakur (16 Haziran 1971 - 13 Eylül 1996) Brooklyn, New York doğumlu Amerikalı rapçi, aktör ve şair. 2Pac ya da Makaveli olarak da bilinir. Doğum adı Lesane Parish Crooks dır.

Çocukluğunu fakirlik içinde geçirdi. Annesi Afeni Shakur, Black Panther davalarından hüküm giymiştir. Tupac, çok genç yaşta para ve üne sahip oldu. Çeşitli davalardan cezaevine girdi. 90'larda müzikteki Doğu-Batı kavgasından kendi payına düşeni ilk olarak 1994 yılında 5 yerinden vurularak aldı. Tupac, Gridlock'd, Juice, Poetic Justice gibi filmlerde başrol oynadı. Çıkardığı albumler en çok satan rap/hip-hop artist rekoru kırdı. Tüm dünyada 80 milyona yakın albüm sattı. En büyük ilgiyi Dr. Dre ile düet yaptığı California Love adlı parçayla yapmıştır. Changes , Brenda's Got A Baby gibi hit şarkılara da imza atmıştır. Birçokları tarafından gelmiş geçmiş en iyi rap sanatçısı olarak gösterilir.

13 Eylül 1996'da Las Vegas'taki Mike Tyson boks maçından çıktıktan sonra Las Vegas-Nevada Flamingo yolunda arabasında silahla vurularak öldürüldü.


 

Eric Clapton


Eric Clapton, 1945 yılında, Patricia Molly Clapton ve Edward Walter Fryer'ın evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya geldi. 9 yaşına kadar büyükanne ve babasını kendi anne ve babası, annesi Patricia'yı ise ablası olarak bildi.

1964 yılında, The Yardbirds adlı blues-rock grubunda çalmaya başladı, fakat 1965'in Mart ayında bu grubun pop müziğe kaydığını düşünerek gruptan ayrıldı. Aynı yıl John Mayall & Bluesbreakers grubuna katılarak kendini bir blues gitaristi olarak kanıtladı. Hayranları, bu grupla çaldığı dönemde ona "God" (Tanrı) lakabını taktılar ve duvarlara "Clapton is God." sloganları yazılmaya başladı. 1966 yılının ortalarında Clapton yanına Jack Bruce ve Ginger Baker'ı (bateri) da alarak Cream adlı grubu kurdu, bu grupla yaptıkları 3 albümün ardından grup 1968 yılında dağıldı. Yapımcıları 1969 yılında "Goodbye" adlı, konser kayıtlarından oluşan albümü piyasaya sürdü. 1969'da Blind Faith ile çıkardığı, grubun adını taşıyan albümden sonra, Derek and the Dominos adlı grupta Bobby Whitlock (vokal ve klavye), Jim Gordon (bateri), Carl Radle (bas) ile çalmaya başladı. Grupla çıkardığı Layla and Other Assorted Love Songs albümündeki Layla, en çok bilinen şarkılarından oldu. Clapton bu şarkıyı, Pattie Boyd-Harrison için yazmış ve Leyla ile Mecnun hikâyesinden esinlenmiştir. George Harrison'ın eşi olan Pattie ile yaşadığı ilişki ve ayrılık sonucu eroine başladı. Müzik kariyerine 2 yıllık bir ara verdi. Eroinle mücadelesi sırasında çektiği sıkıntılar sonucu Eric Clapton, bağımlılara yardım için madde ve alkol bağımlılığı rehabilitasyon merkezi kurdu.



1970 - Eric Clapton
1973 - Eric Clapton´s Rainbow Concert
1974 - Eric Clapton - 461 Ocean Boulevard
1975 - E.C. Was Here
1975 - There's One In Every Crowd
1976 - No Reason To Cry
1977 - Slowhand
1978 - Backless
1980 - Just One Night
1981 - Another Ticket
1983 - Money And Cigarettes
1983 - Timepieces
1985 - Behind The Sun
1986 - August
1988 - Crossroads
1989 - Journey Man
1989 - The Twelfth Night
1991 - 24 Nights
1992 - Rush
1992 - Unplugged
1994 - From The Cradle
1996 - Crossroads 2
1998 - Pilgrim
1999 - Blues
1999 - Chronicles
2000 - Riding With The King
2001 - Reptile
2004 - Me And Mr Johnson


 

Genesis


Genesis 1967 yılında kurulan İngiliz müzik grubu. Progressive rock (birçok farklı müzik türünün harmanlanıp bir araya gelmesinden ortaya çıkmıştır. Rock, caz, folk ve klasik müziğin karışımıyla ortaya çıkan deneysel müzik olarak da adlandırılır.) türünü benimseyen grubun önde gelen üyeleri daha sonra solo kariyelerinde de önemli başarılar kazanan Peter Gabriel ve Phil Collins'tir.

Genesis, 150 milyonluk albüm satışı ile tüm zamanların en çok satan 30 grubu arasında yer alır. Grubun iki ayrı döneminden söz etmek mümkündür. Erken dönemde çıkardıkları kompleks, detaylı enstrümantasyon içeren parçalar ve sahne üstünde yarattıkları görsel şovlar, 1970'lerde tanınmalarını sağladı. 23 dakika uzunluğundaki Supper's Ready adlı parçaları ve 1974 tarihli The Lamb Lies Down on Broadway albümleri, bu döneme damga vuran çalışmalarıdır.

1980'ler sonrasında tarzları pop'a kaydı ve grup daha geniş bir dinleyici çekti. Bu değişiklik onlara Duke albümüyle İngitere'de, Invisible Touch adlı parçalarıyla da ABD'de birinci sırayı getirmiştir.

İlk olarak Peter Gabriel'in öncülük ettiği grup, onun 1975'te gruptan ayrılmasıyla beraber Phil Collins'in önderliğine geçmiştir. Collins 1996'ya kadar bu görevine devam etti. Daha sonra bir sene Ray Wilson'ın öncülüğünü yaptığı grup, son olarak Ekim 2006'da BBC'den yapılan açıklamaya göre tekrar bir araya gelip dünya turuna çıkma kararı almıştır. Tony Banks, Phil Collins ve Mike Rutherford son olarak bir araya gelen grup üyeleridir.



1969 - From Genesis To Revelation
1970 - Trespass
1971 - Nursery Cryme
1972 - Foxtrot
1973 - Live
1973 - Selling England By The Pound
1974 - The Lamb Lies Down On Broadway
1976 - A Trick Of The Tail
1976 - Wind And Wuthering
1977 - Seconds Out
1978 - ... And Then There Were Three
1980 - Duke
1981 - Abacab
1982 - Three Sides Live
1983 - Genesis
1986 - Invisible Touch
1986 - Land Of Confusion
1991 - We Can`t Dance
1992 - The Way We Walk, Vol. 1
1993 - The Way We Walk, Vol. 2
1997 - Calling All Stations


 

Rod Stewart


Roderick David Stewart (d. 10 Ocak 1945) ünlü bir ABD'li poprock ve blues-rock sanatçısıdır. Sanatçı zirvedeki sanat hayatına "The Jeff Beck Group" adlı grubu ile başlamıştır, daha sonra solo kariyerine 1969'daki ilk albümü "An Old Raincoat Won't Ever Let You Down" ile adım atmıştır. Sanatçının yaklaşık 50 yıllık sanat hayatında başta İngiltere olmak üzere birçok ülkede başarı elde eden şarkıları ve albümleri bulunmaktadır.

Sanatçının en bilinen şarkıları, "Maggie May", "You Wear It Well", "Hot Legs", "Da Ya Think I'm Sexy?" ve "Forever Young"dur. Yine Stewart'ın en çok satan single'ı da; 1978 çıkışlı disko hiti "Da Ya Think I'm Sexy?" adlı şarkısıdır. Sanatçının Hollywood'daki "Walk of Fame"de kaldırım taşında adı bulunmaktadır.



1969 - The Rod Stewart Album
1970 - Gasoline Alley
1971 - Every Picture tells a Story
1972 - Never a dull Moment
1974 - Smiler
1975 - Atlantic Crossing
1976 - A Night in the Town
1978 - Blondes have more Fun
1981 - Tonight I'm Yours
1982 - Absolutely Live
1983 - Body Wishes
1984 - Camouflage
1986 - Every Beat of my Heart
1988 - Out of Order
1989 - Vagabond Heart
1993 - Unplugged
1995 - A Spanner in the Works
1996 - If we fall in Love Tonight
1998 - When we were the new Boys
2001 - Human
2002 - It had to be you ... The Great American Songbook
2003 - As Time goes by ... The Great American Songbook Vol.2


 

Van Halen


Van Halen, 1978'de kuruldu ve 1980'lerde dünya çapında bir grup oldu. Eddie Van Halen'in gitarı ve David Lee Roth'un şovlarıyla dikkat çekmişlerdir.


1978: Van Halen
1979: Van Halen II
1980: Women & Children First
1981: Fair Warning
1982: Diver Down
1984: 1984
1986: 5150
1988: OU812
1991: For Unlawful Carnal Knowledge
1995: Balance
1998: Van Halen III
1993: Live: Right Here, Right Now (Live)
1996: The Best Of Van Halen Vol. 1 (Best Of)
2004: The Best Of Both Worlds (Best Of)


 

ENIGMA

Müziği, çevresel pop veya yeni dalga olarak nitelendirilen Enigma’yı, Michael Cretu oluşturuyor. Belli dönemlerde Jens Gad, T.A.A.W., Andru Donalds, ilerde eşi olarak göreceğimiz Sandra ve Ruth Ann’ın da birlikte çalıştığı Cretu, 18 Mayıs 1957 tarihinde Romanya’nın Bükreş şehrinde dünyaya gelmiş, yüksek hedefler belirleme alışkanlığına çocukken başlamıştı. Konser piyanisti olmaya karar verdiğinde henüz 8 yaşında olan bu küçük adam, Bükreş’te klasik müzik dersleri aldıktan üç yıl sonra Fransa’ya gtti. Burada bir süre eğitimini sürdürdü ve henüz 21 yaşındayken, Almanya’nın Frankfurt kentinde okuduğu müzik akademisinde derece alma başarısını gösterdi. Genç müzisyen, birkaç yıl sonra tüm dünyanın ilgiyle takip ettiği ve büyülenerek dinlediği Enigma’yı yaratacaktı...

Michael Cretu, kariyerine yapımcı olarak başladı ve 1980 yılında ilk altın kayıt ödülünü aldı. Birlikte çalıştığı sanatçılar arasında Hubert Kah, Peter Cornelius, Moti Special ve Sylvie Vartan gibi isimler bulunuyordu. Bir süre sonra tanıştığı şarkıcı Sandra Lauer ile birlikte yaşamaya başladı. Michael Cretu, Avrupa tarzı dans şarkıları seslendiren Sandra için 1985 yılından başlamak üzere tam 7 albüm düzenledi. Bu çalışmalar arasında, genç şarkıcının ilk uluslararası hit singleı olan ve otuzu aşkın ülkenin müzik listelerinde zirveyi kimseye kaptırmayan "Maria Magdalena" da yer alıyordu.

Yapımcılık kariyerindeki başarılı çalışmaların ardından ilk solo albümü olan "Legionare"i 1983 yılında müzikseverlerin beğenisine sundu. Virgin Kayıt Şirketi etiketiyle piyasaya çıkan "Legionare", Amerika’da dağıtılamadı. Belki de bunun için Cretu’nun yeni bir kimliğe bürünmesi gerekiyordu.

Art of Noise ve Pink Floyd gibi topluluklardan esinlenerek çalışmalarını Enigma’nın ilk albümü "MCMXC a.D."de topladı. Adıyla Roma rakamlarında 1990’ı ifade eden çalışma, bu yılın 3 Aralık gününde piyasaya çıktı. Cretu, böylece Amerika pazarına da girmeyi başarmış ve albüm, 12 Şubat 1991’de bu ülkede de raflardaki yerini almıştı. Sanatçının başarıları, dünya çapında 12 milyonun üzerinde bir satış rakamına ulaşılması ve 25 ülkede altın ve platin kayıt ödüllerinin alınmasıyla daha da pekişti.

"MCMXC a.D." albümünde Enigma’yı, Cretu ve David Fairstein oluşturmuştu. Albümün başında ilginç bir giriş paragrafı vardı; "İyi akşamlar. Enigma’yı dinliyorsunuz. Önümüzdeki bir saatlik sürede sizi başka bir dünyaya; müziğin, ruhun ve meditasyonun dünyasına götüreceğiz. Işıkları söndürün, derin nefes alın ve rahatlayın..." Ve tempo: "Yavaşça hareket etmeye başlayın... Çok yavaş. Ritmin sizi alıp götürmesine, size yön vermesine izin verin."

Enigma müziğinin büyüsü, ""MCMXC a.D."" ile müzikseverlere ulaşmıştı. Ancak bazı şarkıların erotik ve ’sakıncalı’ bulunan sözleri, çeşitli ülkelerde kiliseler tarafından tepkiyle karşılanmış ve katolik kesimin çoğunlukta olduğu dinleyici kitlelerine sahip radyo istasyonları, bu parçaların yayınını yasaklamıştı. Bu durumdan rahatsızlık duyan Cretu, inançsız biri olmadığını, şarkılarına gösterilen tepkileri ise anlayamadığını belirtmişti.

Bir yanda bu gelişmeler yaşanırken hayranları Enigma’yı bağırlarına basmış, 1991’in Ocak ayında "Sadeness Part I", yedi Avrupa ülkesinde listebaşı olmuştu. Almanya’da tüm zamanların en çok satılan single çalışması durumuna gelen, Belçika, Hollanda, İsviçre, Avusturya, İngiltere ve Yunanistan’da da müthiş bir grafik çizen "Sadeness Part I", Amerika’da da büyük ilgiyle karşılandı ve platin single sertifikasına layık görüldü.

1993 yılında film yapımcısı Robert Evans, Michael Cretu’ya "Sliver" isimli filminin müziğini yapması için teklif götürdü. Bunun üzerine Cretu, bir sonraki Enigma albümünde de "Age of Loneliness" adıyla yer alacak olan "Carly’s Song" ve "Carly’s Loneliness" adlı iki parça kaydetti. Bundan önce ilk albümden bazı şarkılar, "Single White Female" ve "Boxing Helena" isimli filmlerde kullanılmıştı.

Ve Enigma’nın ikinci albümü "The Cross of Changes", Aralık 1993’te Avrupa’da, birkaç ay sonra da Amerika’da piyasaya sunuldu. Cretu albüm için tam üç yıl çalışmıştı. Belki de bu, bir röportajında Larry Flick’e söylediği şu sözleri daha iyi anlamamızı sağlayacaktı; "Müzik ruhumun bir parçası ve her şeye o karar veriyor."

9 şarkıdan oluşan "The Cross of Changes" albümünde ünlü klasik müzik bestecisi Richard Wagner’ın dehasından yararlanılmış ve Cretu, yine büyüleyici bir atmosfer yaratmayı başarmıştı. Amerika’da, çıktıktan sadece yedi hafta sonra platin ödüle layık görülen çalışma, ünlü müzisyene bir ay sonra "Return to Innocence" singleıyla da altın ödülü kazandırdı. Cretu, üstüste gelen başarıların üzerine yaptığı açıklamada "Enigma, bazı şeyleri kuralların dışında yapabilmek için bir araç... Ve ben Enigma ile kayıtlar yapmaya devam edeceğim, tüm yeni fikirlerim bitinceye kadar..."

Cretu’nun yenilikçi düşünceleri gelişmeye devam ederken 26 Kasım 1996’da Enigma’nın üçüncü albümü olan "Le Roi Est Mort, Vive Le Roi!" müzikseverlerin beğenisine sunuldu. 12 şarkıdan oluşan albüm, Enigma’nın uluslararası başarısının arkasındaki yaratıcı güç olan Cretu’yu yeniden zirveye çıkardı. "Le Roi Est Mort, Vive Le Roi!", diğer adıyla "Enigma 3", ilk iki albümdeki tüm öğeleri bir araya getirmiş ve geçmiş Enigma çalışmalarının evrimsel sentezi olarak tanımlanmıştı.

Tematik açıdan bakıldığında, "MCMXC a.D." albümünde seksüellik ve din arasında bir diyalog kurulduğu, "The Cross of Changes"te ise metafiziğe ağırlık verildiği görülüyor. "Le Roi Est Mort, Vive Le Roi!" ise varoluşçuluğu ön plana çıkaran bir anafikre sahip. Cretu, şöyle diyor: "Varlığımızdaki en büyük soru işareti şudur; ’olmak ya da olmamak’... Ama neden?" Ve albümden bir şarkı sözü... "There’s no teacher, who can teach anything new. He can just help us to remember the things we always knew." ("Yeni olan her şeyi öğretebilen bir öğretmen yoktur. O sadece her zaman bildiğimiz şeyleri hatırlamamıza yardımcı olabilir."

Bir sürelik sessizliğin ardından Enigma, dördüncü albümüyle dinleyenlerinin karşısına çıktı. 11 şarkıdan oluşan ve Virgin etiketiyle sunulan "The Screen Behind The Mirror" raflardaki yerini aldığında takvimler 2000 yılının Ocak ayını gösteriyordu. Enigma bu kez; vokallerde Michael Cretu’nun yanısıra Elisabeth Houghton, Sandra Cretu, Ruth-Ann ve Andru Donalds gibi isimleri barındırıyor, gitarda ise bu şarkıcılara Jens Gad eşlik ediyordu. İspanya’da A.R.T. Stüdyolarında kaydedilen albüm, klasik nakaratı ve dramatik yapısıyla dikkat çeken, konuşmalar ve ürkütücü seslerle beslenen "The Gate" adlı parçayla açılıyor... Modern bir pop şarkısı olarak nitelendirilebilen "Push The Limits", güçlü orkestra sesleriyle dinleyiciyi kendinden geçiriyor. "Camera Obscura", dans ritmleriyle rönesans döneminin ruhunu yansıtmayı başaran büyüleyici bir çalışma...

Birbirinden etkili şarkılar içeren "The Screen Behind The Mirror", sözleriyle de dikkat çekiyor. Çelişkili metaforlara yer verilen ve doğu felsefesinin izlerini taşıyan sözler, Enigma’nın çok sayıda kültürü mükemmel bir uyumla birleştirdiğinin en güzel kanıtlarından birini oluşturuyor.

Karakterini koruyan ancak yeniliklere de tümüyle açık olan Enigma müziği, 2003 sonbaharında yeniden dinleyicilerinin karşısına çıktı. Üç yıllık özlem, 11 şarkıdan oluşan ve yine Virgin etiketiyle karşımıza çıkan "Voyageur" ile sona erdi. Albümde sırasıyla şu parçalar yer alıyor; "From East To West", "Voyageur", "Incognito", "Page Of Cups", "Boum Boum", "Total Eclipse Of The Moon", "Look Of Today", "In The Shadow, In The Light", "Weightless", "The Piano" ve "Following The Sun".
maksatli Kullanıcısının Mesajına Teşekkür Edenler:

Mesaj: #6
06-02-11 00:16
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
Drum & Bass, Dans müziğinin üvey evladı

Drum'n bass, hip hop gibi çoğunlukla siyah kökenli müziklerden türeyen bir çeşit breakbeat olarak ortaya çıktığında, her şeye bir isim koyma meraklısı müzik basını ona Hardcore-rave adını verme gafletinde bulundu. Daha sonra DJ Hype'ın başını çektiği bir ekip, çok daha karışık breakbeat'ler kullanmaya başlayınca "jungle" dedikleri şey ortaya çıktı. Bugünlerde drum'n bass dediğimiz noktaya gelene kadar bu müzik, birçok evre, isim, ritim ve parti atlattı...

Şimdilerde bir ilham kaynağı olan drum'n bass'in, aslında oldukça mütevazi köklerden yeşerdiğini söyleyebiliriz. Pek kesin olmamakla birlikte ilk drum'n bass parçasının Lenny De Ice'ın 'We Are Ie'si ile 1989 Perfecto çıkışlı 'Baz De Conga'nın birleşimi olduğu var sayılır. Sonuç, 'Monkey Say, Monkey Do'dan alınan bir saksofon sample'ı ve gospel vokal melodileriyle desteklenen, bir dolu fikir ve sesin karışımıydı. Prodüktör Steve Bicknell'in ortaya attığı şey ise "tavır"dı: onun mix'i, şarkıya dönüp duran bir ritim, afallatan breakbeat'ler ve sürüp giden bir synth melodisi eklemişti.

Bu, kökü İngiltere'ye uzanan yeni dans müziği formu, insanlarda garip ve hızlı bir şekilde gittikçe çoğalan bir ilgi uyandırdı. Londra o zamanlar, label'lar, dükkanlar ve artan klüp sayısıyla heyecan ve coşkuyla dolup taşıyordu ve bu ateş de büyüyen bir korsan hareketle körüklendi. 1990 baharında kurulan Mendoza ve Reinforced (ki bu şirket, Randall, 4 Hero, Alpha Omega, G Force gibi isimlerle drum'n bass dünyasında hala lider markalardan biri olmayı sürdürüyor) gibi şirketler harekete yavaş yavaş yön vermeye başladılarsa da, 1991'in sonunda bu müzik hala, başta house olmak üzere, başka dans müzik türleriyle arka arkaya çalınmaya devam ediyordu; işin özü, henüz tam anlamıyla bağımsızlığını sağlamış değildi.

Ama bu uzun sürmedi. Zaman geçtikçe ritim daha döngüsel bir hale geldi ve müzik house etkilerinden tamamen sıyrılarak; hemen hemen her prodüktörün kendi tarzını oluşturmasıyla, benzersiz ve apayrı bir müzikal lezzet geliştirdi. Drum'n bass 1992 yılında belirgin bir ayrıcalık yaşadı. Henüz kurulan Moving Shadow şirketi, dans müziği sahnesine tazelik getiren Earth Leakage Trip'in 'Psychotronic kısa çalarını yayınladı. Bu kısa çalar, halen house müziğiyle hafif benzerlikler taşıyordu, ama arkasından gelecek saf drum'n bass isimlerine de öncü olduğu yadsınamaz bir etkisi de oldu.

Nabula II'nun "Flatliners"ı, 92/93 zamanı darkside sound'un tipik bir örneğidir. Belçika techno'sundan ödünç alınan tehditkar ve affetmez sound'uyla parça, öfke dolu bir groove'a sahipti. Leeroy Small'ın Leicester tabanlı projesi Formation'ın önderliğinde bu karanlık ve moody sound'un temposu 140bpm'den 170bpm'e uzanarak yine son noktayı koyan faktör olmaya devam ediyordu. Ama olayların çığırından çıktığı vakit, Goldie'nin 'Terminator' single'ını yayınladığı vakit olarak tarihe geçti. Teknik bilgisi ve Reinforced Records'daki başarılarına bir de efsanevi kişiliği ve müzikal hevesi de eklenince Goldie, beklenildiği üzere büyük bir şirketle anlaşan ilk prodüktör olma başarısını kazandı.

İşte bu noktadan itibaren drum'n bass, çeşitli dallara ayrılmaya başladı.1993 yılında LTJ Bukem, Good Looking Records'u kurarak, jazzy, ambient'vari ve çok daha melodik bir yapıya sahip olan bir türün doğumuna ev sahipliği yaptı: Inteligent Drum'n Bass. LTJ Bukem'in yaptığı aslında dans müziği prodüktörlüğüne vurmalı enstrümanlardan ziyade müziğin atmosferine odaklanan farklı bir bakış getirmekten başka bir şey değildi.

Olgunlaşmaya başlayan sound 1994 yılında Rupert Parkes (aka Photek) isminde bir delikanlının Certificate 18 isimli kendi plak şirketinden daha önce yapılmış hiçbir şeye benzemeyen atmosferlere sahip ürünler ortaya çıkarmasıyla, çok daha farklı bir alana doru ilerlemeye başlamıştı. Photek müziğinde kendi aldığı sample'lar, ağır bas rifleri ve atmosferik beat'lerle dinleyiciye, kaçılması imkansız müzikal tuzaklar kuruyordu.

Aynı yıl su yüzüne çıkan başka bir gelişim de, 4 Hero'nun "Parallel Universe" isimli albümünün yayınlanmasıydı. Jazzy drum'n bass'ın ilk örneklerinden sayılabilecek bu albümde, bol miktarda caz vokal sample'ı ve 'filtering' gibi yeni prodüksiyon teknikleri yer alıyordu. İngiltere'nin Bristol şehri ise harekete ani ve hızlı bir giriş yaptı. Brian G'nin "V"si ve Full Cycle şirketlerinin ve Size, Krust, Die, Flynn & Flora ve Bill Riley'in başını çektiği bir dolu müzisyen, drum'n bass denilen uçsuz bucaksız alanda kendi alanlarını yaratmak için harekete geçti.

1995 yılında ise Doğu Londra'nın Emotif şirketinden çıkan bir toplama albümün verdiği ilhamla "techstep" terimi ortaya çıktı. Aslında bu hareketin önderliğini No U Turn şirketinden DJ Trace ve ortağı Nico'yla, darkside drum'n bass'e yeni soluklar getiren Grooverider'ın şirketi Prototype'ın yaptığı da söylenebilir. Blame ve Source Direct gibi isimler ise, müziğin teknik tarafına yoğunlaşarak techstep'in yönüne ve sound'una rehberlik ettiler.

Büyük şirketlerle flört eden drum'n bass isimlerine 1997 yılında yenileri eklendi: 4 Hero, DJ Krust, Adam F, Goldie, Source Direct, Dillinja vs… Photek ve Roni Size gibi elini çabuk tutanlar, albüm yayınlayarak iyi eleştiriler aldılar ve drum'n bass'in artık tek başına, bağımsız bir müzikal tavır olduğunu cümle aleme kanıtladılar.

1999 sonları ve yeni bir bin yılın başlangıcı olan 2000 civarı ise drum'n bass, adeta yeniden doğdu. Bu sefer müzik; Ed Rush/ Optical, Bad Company, Digital ve Total Science gibi isimlerin öncülüğünü yaptığı techno synthleri ve melodilerinden feyiz alan, ton açısından biraz daha sert ve deneysel bir yönde ilerlemeye başladı. 1995 yılında Londra'nın doğusunda kurulan Renegade Hardware isimli şirket, bünyesindeki Stakka and Skynet, Loxy, Ink, Usual Suspects, Future Cut ve üyelerinden biri Kemal adında Türk asıllı bir DJ olan Konflict gibi isimlerle bu türün merkezliğini üstlendi.

Drum'n bass, pek de öyle gözükmese de, sinsi sinsi, ortaya çıktığı yıllardan bugüne, dans müziğiyle ilgili birçok önyargıyı yıktı, yeni perspektifler geliştirdi. Hip hop, caz, trip hop vs gibi birçok türü kendi içinde eriterek, hiçbir şekilde tam olarak adlandırılamayan ve taşıdığı ehemmiyet dile getirilemeyen bir "yön" oldu. "Sadece 4/4'lük ritim dans ettirir", "Dans müziğinin bir ideolojisi yoktur" şeklindeki önyargıları yıktı .

Hem bir dans müziği hem de bir tavır olarak drum and bass, teknolojik gelişmelerin en önünde duruyor ve kök salan dallarıyla sürekliliğin teminatını veriyor.
maksatli Kullanıcısının Mesajına Teşekkür Edenler:

Mesaj: #7
06-02-11 00:17
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
Turntablism nedir, ne değildir?

En son ne zaman bir "gitar" performansı seyrettiğinizi hatırlıyor musunuz? Pek hatırlamıyorsunuz, değil mi? Ama en son iki adet Technics pikabın başında plak döndürerek harikalar yaratan bir DJ'yi ne zaman seyrettiğinizi çok iyi hatırlıyorsunuz, çünkü son zamanlarda onlar her yerdeler! Hip hop'un Rock müziği devirdiğini söylemek belki biraz fazla olur ama gençlerin artık birer Jimi Hendrix'den ziyade, Mix Master Mike olmak istedikleri de tartışılmaz bir gerçek.

Tabii ki turntablism, bir plağı pikaba takıp, üzerinde el gezdirmekten, ya da iki şarkıyı aynı anda mükemmel bir uyumla çalmaktan ibaret bir şey değil. Hip hop daha çok İngiliz sınıf çatışmasına benziyor; burada ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemli. DJ'ler için de, MC'ler için de, Grafitti sanatçıları için de durum böyle. Yani turntablism için stil, içerikten çok daha önemli. Turntablism demek, "tarz" demek.

Plak formatının son yüzyıl içindeki yaygınlığını düşünürsek, 70'lerde Hip Hop virüsü herkesi sarana kadar bu formattan farklı bir ses ve tarz ortaya çıkartmayı başarabilen çok az müzisyenin olduğu da kayda değer bir gerçek. Pikapı bir enstrüman olarak kullanan ilk müzik John Cage'in 1939 tarihli kompozisyonu 'Imaginary Landscape No:1'dir. Bir piyanist, bir China-zil'i çalan kişi ve iki turntablist tarafından bir stüdyoda canlı çalınmak üzere düzenlenen parça; sıradan frekansları pikaplar yardımıyla değiştirmeyi amaçlayan bir çeşit music-concrete'di. Daha sonra bazı müzisyenler Cage'den aldıkları cesaretle radyo ve mikrofonu farklı şekiller de kullanarak müziklerine eklerlerken; pikabın alternatif bir enstrüman olarak kullanılması fikri, 1967 yılında Kool Herc adında Jamaikalı bir DJ'in kendi ses sistemini New York'a taşımasına kadar pek kullanılmadı.
Herc'in Amerika'da geçirdiği dönem, Hip Hop'u efsaneleşmeye götüren sürecin ilk kısmıdır. Herc 60'ların sonunda doğru Bronx'a yerleştikten bir süre sonra kendi ses sistemini kurdu. Çaldığı partilerde reggae plakları kalabalığı harekete geçirmekte zorlanınca funk'a geçiş yaptı ama genelde şarkıların, bütün enstrümanların susarak sadece perküsyonun yalnız başına kaldığı bölümlerini çalıyordu. "Break"ler tam dans edenlerin duymak istediği şeydi, bu yüzden Herc de aynı plağın iki kopyasını aynı anda iki pikaptan birden çalarak izleyicinin dikkatini toplamayı amaç edinmişti. Bu arada Tha Sanctuary ve The Tenth Floor gibi klüplerde Francis Grasso ve Larry Levan gibi DJ'ler, daha çok işin "groove" kısmıyla ilgilenerek DJ'liğin disko tarafını geliştirmekle meşguldüler.

1- Grandmaster Flash : "The Adventures of Grandmaster Flash on the of Steel"
2- Afrika Bambaataa & Jazzy Jay: "Death Mix"

Herc'in breakbeat stili hip hop'un temellerini attı evet ama asıl imzayı atan kişi 1977 yılı sonlarına doğru çalışmalarının doruğuna çıkan DJ Grandwizard Theodore'du. Yatak odasında kendi kendine çalışırken şans eseri bugün "scratch" dediğimiz şeyi keşfeden Theodore, böylece dikkatini bu yön üzerinde yoğunlaştırmaya başladı. Bir plağı parmak aracılığıyla döndürerek sesler çıkarmak, hip hop'un en kıvılcımlı anı yani 'solo'su anlamına geliyordu.. Ama bu tekniği geliştirerek scratch'i hip hop'un riffleri haline getiren ilk kişi ise Grandmaster Flash oldu. Flash, işin işine mikseri de sokup, çeşitli deneyler sonucu scrach atmayı zekice düzenlenmiş bir gürültü formu, hatta bir sanat haline getirdi.
AfrikaBambaata ve JazzyJay'in çok daha gizli mekanlarda, muhtemelen 70'lerin sonlarına doğru çalışarak kaydettikleri "Deathmix" albümünün 83 tarihinde yasal olarak yayınlanmasıyla; Grandmaster Flash'in kayıtlarında eksik tek şey olan "çiğlik" de tamamlandı ve turntablism'in sinsi sinsi büyüdüğünün bir göstergesi oldu. Kaydın çok düşük olması sonucu hayalet'vari bir boşluk hissine sahip olan albümdeki break ve scratch'ler korkunç bir ilkellik taşıyordu; ve bu da hip hop'un sokak kültürü anlayışına da birebir uyuyordu tabii.

3- Herbie Hancock: "Rockit"
Flash ve Bambaataa pikapları tekrarları yeniden keşfetmek, ritmi baştan yaratmak ve hip hop'un karakteristik özelliği haline gelecek olan enstrümantal boşluklar yaratmak için kullandılar. Bu arada Bambaataa'nın Zulu Nation projesinin bir üyesi olan Grandmixer D.ST, alanında bir "bilir kişi" olmaya doğru ilerliyordu. 1982 yılında yayınladığı single'ı "Grandmixer Cuts it Up"la yeteneğini cümle aleme ispat eden D.ST'nin 1983 tarihli Herbie Hancock single'ı 'Rockit'de yer alan scratch solosu, artık pikabın Hip Hop sözlüğünde solo gitarın yerine geçtiğini müjdeliyordu.

4- Gang Starr: "From No More in Deep Concentration"

Belki de tüm zamanların en ilham verici Philadelphia DJ şarkısı, Gang Starr'ın 1989 yılında çıkan ilk albümü "No More Mr. Nice Guy"da yer alan DJ Premier imzalı 'DJ Premier In Deep Concentration' isimli çalışmadır. Bu şarkı sadece Premier'in pikap hakimyetinin ne kadar güçlü olduğunu göstermekle kalmıyor, aynı zamanda Kool and the Gang, Double Trouble ve Billy Stewart gibi isimlere adanmış bir tür vefa borcunun yerini tutuyordu. Scratch'lerin ne kadar zekice olduğu ise su götürmez bir gerçekti. Premier, bugün drum'n bass'in en önemli isimlerinden DJ Hype'ın 150bpm üzerinde denediği scratch'lere temel oluşturan bir stilin sahibiydi. Aslına bakarsanız Premier'in (ve ondan önce saydığımız tüm o isimlerin) yaptığı şey, "aşırı özgür ve ilkel" bir tür olarak görülen Hip hop'a suyu çıkmamış bir melankoli ve çelişki eklemek ve günümüz pikap savaşçıları DJ Shadow, DJ Krush, Peanut Butter Wolf, Kid Koala ve DJ Spooky gibi isimlerin önleri açık ilerleyecekleri yolu aydınlatmak oldu.
maksatli Kullanıcısının Mesajına Teşekkür Edenler:

Mesaj: #8
06-02-11 00:18
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
Final Scratch

Elektronik Müzikte Devrim

Sürekli değişen ve her zaman önde giden bir momentuma sahip olan bir ‘şey’le doluyum ben, bu yüzden bu momentumu ya hayatımdan çıkarmalıyım ya da daha da ileriye götürmeliyim”- Richie Hawtin Her ne kadar CDleri ve plakları izinli -ya da izinsiz- birçok prodüktör ve DJ tarafından kullanılsa da Hawtin’in soundu her zaman kendini diğerlerininkinden ayırt edilebiliyor. Parçaları, mükemmelliği yakalamış havası, farklı atmosferi ve değişik karışıma sahip olmalarından dolayı her zaman fark edilebiliyor. Hawtin’i çok fazla tanımayan bir insan bile çalan parçanın ona ait olduğunu tahmin edebiliyor.

Onun dünya çapında bu kadar tanınmasının nedenleri aslına bakılırsa çok fazla; ama bunların arasından Hawtin’in teknolojiye ve yeniliğe açık olmasını sağlayan karakteri öne çıkıyor. Öyle ki; son albümü “DE9:Closer to the Edit” te 300 den fazla sample kullanmış ve aynı zamanda birçoğumuzun yakından bildiği minimal techno seslerini sanki ilk defa duyuyormuşuz gibi yeniden edit etmiş . Bunu nasıl mı yapıyor? Richie Hawtin, plaklar ve dijital işlemler arasında devrim yaratan yeni sistem, yani Final Scratch hakkında şunları söylüyor : "Bazen ilerleme kaydetmek için insana yeni perspektif gerekir, ama elektronik müzikte bunun için yeni ekipmanlara ihtiyaç vardır.

Bence bu teknoloji yaptığımız işi tamamen değiştirme kapasitesine sahip.” Hawtin’e bunu söyleten teknoloji, bilgisayar aracılığıyla eski plaklara müdahale ederek istenilen kısımların bölünmesinde Djlere kolaylıklar sağlıyor. Böylece parça, bilgisayarda kayıtlı olmasa bile, turntabledan yapılan basit bir bağlantıyla kolaylıkla sanki bilgisayardaymış gibi kullanılabiliyor. Bununla birlikte sadece turntable üzerine konulan iki plakla, bilgisayar sayesinde binlerce parçayı, plakları değiştirmeden, Djlerin setlerinde kullanabilmelerine olanak sağlıyor. Görüldüğü gibi Djler hem eski plaklarını bilgisayarlarında ‘ses dosyaları’ gibi hem de diğer taraftan bilgisayarda bulunan parçaları sadece iki özel plakla çalabilme fırsatını yakalamış oluyorlar.

"Bunu 2 yıl önce deneme fırsatımız olduğu için gerçekten şanslıyız. Hollandalı bir çift hacker bu fikrin gerçeğe dönüştürülmesi için görevlendirildi.” diye söze başlıyor Hawtin. "Ben ve John Acquaviva (Dj arkadaşı ve ortağı) bununla ilgilenmeye ilk başladığımızda, aletlerle çalışmaktan daha iyi bir concept olduğunu fark ettik. Ancak fikir henüz gerçeğe dönüşmemişti. Ama daha sonra bizimle temasa geçtiler. John geri döndü ve fikrin artık çalıştığını söylerken çok heyecanlıydı. İşte o zaman işe koyulduk. Ona ilk prototipi verdiler ve ‘sistemin hangi özellikleri iyi?’, ‘ne gibi handikapları var?’ ve ‘neler yapılırsa bütün Dj nesli bundan en iyi şekilde yararlanabilir?’ gibi sorulara cevap vermeleri için deneme sürüşlerini biz yaptık.” Bu “şey”, Djlere Mp3ler, Cdler ve hatta .wav gibi dijital dosyaları turntable ile kontrol edebilme yetisini veriyor. Final Scratch ile plağa yaptığınız her hareket dijital dosyada gerçeğe dönüşebiliyor. Örneğin cut, scratch atabilme, back-spinning, parçaların hızlarını değiştirebilme vb... Ve bütün bunlar kontrolü kaybetmeden yapılabiliyor. Djlerin, Final Sctratch sistemini oluşturmak ve çalıştırmak için 3 şeye ihtiyacı var: Önceden hazırlanmış bir plak, convertion (değiştirme) box için bir analog (mixer ve bilgisayarınıza bağlanacak) ve yazılım programı. Seçili olan dijital dosya, bilgisayar tarafından ‘çal’ komutu verildiğinde, plakta uygun tonlar üretilir. Software programı da bilgisayarı ikiye bölerek, Djlerin turntable setuplarını uygun bir şekilde yapmasını sağlıyor. Sistem böyle basit bir düzenekle çalışıyor.

Bunun dışında hiçbir ekstra kontrolöre gereksinim duyulmuyor. Dj, her seferinde plak değiştirmek yerine, “ses dosyasını değiştir”e tıklıyor. Hatta daha sonra çalacak parçaları da sıraya koyabiliyor. Sistemin düzeneği böyle, peki Final Scratch’i bir Djin kullanabilmesi için ne gibi teknik donanımlara ihtiyacı var? Aslına bakılırsa pek de fazla bir donanım gerekmiyor. Her Dj'in kullandığı standart turntable ve standart kartuşlar yeterli. Ayrıca Final Scratch phono/line girişi olan herhangi 2 kanallı mixerle de çalışabiliyor. Ekstradan ihtiyaç duyulan tek şey minimum 500 MHz prosesörlü bir laptop ve Final Scratch 10K paketi. (Pakette, yazılım diski, iki çözülmüş plak, ve FSIO -iki ses kartı zorunluluğunu ortadan kaldıran giriş/çıkış kutusu- ve bağlantı kurmak için gerekli diğer küçük ekipmanlar.)

Bu sistem Technics 1200 den sonra Djler için bulunmuş en dahiyane buluşlardan biri olarak gözüküyor. yeni teknolojinin getirilerinden yaralanılarak yapılmış eski ruhu koruyan bir teknoloji olan Final Scartch sayesinde artık Djler yanlarında kilolarca plak taşımak yerine birkaç ekipmanla setlerini kolaylıkla yapabilecekler.
maksatli Kullanıcısının Mesajına Teşekkür Edenler:

Mesaj: #9
06-02-11 00:18
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
Synthesizer icat oldu, acaba neler bozuldu ?

Tuşlar önce sadece ses verdi; ardışık, melodik, dolgun, toparlanmış, "düzgün". Sonra ses kendini tanımaya ve çözümlemeye başladı. Medeniyetin getirilerinden yararlandı ve elektrikle tanıştı; bundan sonra iş çığırından çıktı. Synthesizer'ın günümüze uzanan hikayesi aslında oldukça kapsamlı, fakat biz bir yerinde kesmeyi uygun gördük; belki kaldığı yerden devam ederiz diye...

Tuşların macera dolu yolculuğu sırasında oluşan sesler, kendini tanıdıkça isyanlar da aldı yürüdü; sesler yer değiştirmeye, kendilerini bölmeye başladılar, reaksiyonlara uğradılar, sapkın taraflara, daha önce hiç dokunulmamış bilinmez yerlere gittiler. Tuşların bazıları haddini aştı; tellilerin arasına girdi, onları tamamladı, hatta bazen tellileri üzerinde taşıyan bir zemin oldu. Birçok torunu oldu: Moog, Omnichord, Philicorda, Organ, Farfisa, Analog synthesizer, Qchord... Varlıkları çok eskilere dayanan elektronik müziğin emektarları synthesizer'lar ve türevleri, son dönem çağdaş gitar müziğinde de yeni formatlarda gözüktü. Silver Apples ve Kraftwerk'le beraber en belirgin taraflarını gösterdi. Bundan sonra yeni sahalara açıldı ve birçok fikirle beraber elektronik tabanda farklı farklı yönler çizdi. Daha sonra gitarların arasına sızdı, olacaklardan habersiz merak içinde. İyi de oldu; 70'lerle beraber Neu! ve Faust gibi temel taşlar'la, kraut-rock gibi bir akımın ana fikrini oluşturdu. Bu alanda en son doksanlarda yeniden canlandı elektronikler; gitar tonlarının arasından sızan elektronik parçacıklar, bir süre sonra, bu dönemde yeni yeni yer etmeye başlayan müziğin genelinde bir yan elementten çok, müziğin geneline dağılmış bir biyolojik ses canlısı olarak gösterdi kendini. Stereolab, Fuxa, Quickspace, Appliance, Electrelane gibi 90'ların çağdaş post-rock gruplarının süzgecinden geçti. İyi ki de geçti hani.

Şu noktaya gelene kadar tuşlar, bir sürü form ve evre içerisinde farklı ses spiralleri çizdi. Tınılarındaki deformasyonun ilk oluşumları, elektrikle tanışmalarına dayanıyor. Synthesizerlar ve diğer elektrikli tuşluların varlıkları çok çok eskilere 1800'li yılların sonlarına dayanıyor aslında.

Yıl 1876 ve tınıların uyanışı: Elisha Gray'ın Müzikal Telegrafı
Alexhander Graham Bell, bir saat önce patent ofisine gitmiş olmasaydı, telefonu icat eden isim olarak tarihe geçmiş olacaktı. Elisha Grey, ilk elektrikli klavyenin yaratıcısı olarak adını müzik tarihine yazdırdı; 1870 yılında icat ettiği "Müzikal Telegraf", iki oktavda, tek tonlu titreşim veriyor.

1940: Multimonika
Alman şirketi Hohner'in ilk ticari kozlarından biri olan elektrikli/akustik bir harmonium olan Multimonika, rüzgar uğultulu harmonium kontrol eden 41 notalı alt klavye ve elektronik monofon jeneratörlü üst klavye olmak üzere iki klavye kombinasyonundan oluşuyor.

Ses yapı bozumu ve Synthesiserlar'ın doğuşu: 1952, RCA Synthesiser Harry Olsen ve Hebert Belar adlı iki elektronik mühendisi tarafından icat edilen ilk synthesizer, RCA şirketinin Priceton Laboratuarlarında geliştirilmeye başlandı. RCA Synthesizer, tesadüfi ve rasgele ses varyasyonlarına dayalı bir müzik makinesi olarak tasarlanmıştı. RCA synthesizer, Vacuum Tüp Oscillator'la (ses titreştiricisi) beraber, ses parametrelerini gösteren kağıt tutacağı formunda, programlı ses kontrol bölmesinden oluşuyor; ses sinyalleri bağlı iki kolonda belirleniyor ve synthesizer'ın dahili diskine kaydediliyor. RCA, önceden yapılmış sesleri miks'leme, şekil verme, bölme, bozma, farklı modülasyonlara sokma üzerine yapılmış bu türün ilk örneklerindendi. Piyasaya çıktığı yıllarda popüler müziğe kazandırılmaya çalışıldı. Ama standartların çok üzerinde bir enerji harcadığı ve standart orkestrasyonlara ve matematik analizlere dayalı kompozisyonlara uygun olmadığı için asla piyasada yer bulamadı kendine.1950'lerin ortalarında, çağdaş deneysel-elektronik müzik bestecilerinin sıkça kullandığı bir enstrüman oldu.

1963: Robert Moog'un Moog Synthesizer'ları
Elektronik enstrüman fikrini önemli boyutlara taşıyan Robert Moog, 1961 yılında transistörlü modülar synthesizer'larla ilgili fikirlerini, hayata geçirebilmek içim Alman tasarımcı Harald Bode'la beraber işe koyuldu. Kendi enstrüman fikirlerini, tasarımlarıyla birleştiren Robert Moog, gitar amfisinde oynadığı sesleri synthesizer'a taşıyarak yarattı Moog'u. Moog synthesiserlar, 1964 yılında müzik pazarına açıldı ve elektronik, avangard müzisyenler tarafından kullanılmaya başladı; Wendy Carlos'un "Switched on Bach" adlı albümü, Moog synthesizer'ların kullanıldığı ilk çalışmaydı. Yeni bir malzeme olduğu fark edilence popüler kültürün kapısından kafasını uzattı, ama bu da çok uzun sürmedi; Mick Jagger ve Beatles gibi popüler kültürün ikonları bir dönem Moog'u sıkça kullandı. Analog synthesizer'ların gelecek standartını değiştiren mooglar, Arp ve Roland gibi bu sektöre adını yazdırmış önemli şirketlerle beraber, türevi birçok tuşlu efektif enstrümanın ana fikrini oluşturdu.

EMS Synthesizer'lar: 1969-1979
EMS'ler bilgisayar tabanlı synthesizer sisteminin ilk kıpırtılarıydı. Peter Zinovieff EMS'lerle beraber, dönemin en tuhaf müzikal icadına imzasını atmıştı. 1969'da İngiliz elektronik mühendis ve besteci Zinnovieff elektronik enstrüman piyasasında yeni bir çığır açmak için EMS şirketini kurdu. David Cockerell'le beraber yarattığı, EMS serisinin en bilinen üyesi VCS 3: a VCO, monosynth'li kontrol paneli ve ahşap kasalı tasarımı, voltajlı oscillator, gürültü jeneratörü, ring modülator gibi özelikleriyle synthesizer tarihinin en ilginç türlerinden biriydi.

1971: Optigan ve Orchestron
1970'li yılların başında Compton, Amerika'da üretilmeye başlanan Optiganı, bir synthesiser'dan özel kılan sesi seçme ve oynama yönteminin farklı olması;12"lik veya LP (plak) büyüklüğündeki disklerdeki ses dalgalarını optik bir okuyucudan synthesise ediyor. Adını da bu yöntemden, "Optik-Organ" açılımından alan Optigan, 37'si klavye tınısı, 20'si ses efekti olmak üzere gerçek enstrümanlardan oluşan 57 loop tınısı ve ritimlerden oluşan diskin yer aldığı bir optik sampler. Optigan, müzikal enstrüman tarihinde, her kombinasyonda çok önemli bir buluş olmuştur. Organlar, farklı müzik formlarını taklit ederken, Optigan piyano, banço, gitar, marimba, davul ve daha birçok sesi kendi tadında çıkartıyor. Yardımcı kontrol panelle, birlikte standart klavye formasyonu kullanan Optigan, herhangi bir enstrüman tını üzerinde oynanabilen bir enstrümandı. Optigan'ın daha profesyonelleştirilmiş sürümü piyasaya sonraları "Orchestron" olarak geçti.

Conbrio Synthesisers (1978)
ADS 100, (Geliştirilmiş dijital synthesizer) "Star Trek" TV serilerinin ses efektleriyle bilinen gelişmiş analog synthesizer'lardandı. ADS100 sisteminin ilk modelleri, renkli tuşlara boğulmuş bir ön panel, mikrotonal ayarlanabilir, ses dalgalarını gösteren bir görüntü kadranı, bilgisayar işlemcisi, disk sürücüsü ve 64'lük titreşimli synth'lerden oluşuyordu. 80'lerin başında, dijital gelişmeye ayak uyduramayan Con Brio, synthesizer sektöründen elini çekerek yerini Yamaha'ya bıraktı.(Synthesizer'ın ne olduğunu anlamak için,ilk önce oscillator'ün (osilatör) ne olduğunu bilmeliyiz.Osilatörün ingilizce anlamı "titreyen,titreşen" dir.Müzikteki anlamıda,bu ifadeler ile aynı anlamı taşıyarak ses üretme modülleri olarak geçer.)

İçerisinde bulunan bir veya daha fazla oscillatorler ile ürettiği çeşitli dalga formlarındaki sinyalleri,yine içerisinde barındırdığı bir çok ayrı filtre ve modülden geçirerek,toplamda bunu "birleşik dalga forumu" olarak çıkışa veren cihazlardır.Burada belirttiğimiz "dalga forumları (sine,square,saw,pulse vs.)" na ayrı konuda göz atacağız.Fakat synthesizer çeşitlerine göz atmakta fayda var.

Analog Synthesizer :

Günümüzde dahi adından en çok bahsedilen synthesizerlardır.Zaten hemen hepimiz analog ve dijitalin ne anlama geldiğini biliyoruz.Analog Synthesizer'de bizim bildiğimiz "Analog Teknoloji" ile ses üreten cihazlardır.Yani ses sinyallerini analog elektronik yöntemleri ile işleyerek ses üreten cihazlar.

Digital Synthesizer :

Yukarıda bahsettiğimiz cihazların tam tersine,ses sinyallerini dijital devreler ile üreten ve işleyen synthesizerlardır.Çok fazla tutulsada,özellikle bu işin eskileri tarafından tercih edilmezler.Bilirsiniz şöyle bir tutum vardır "Abi nerde benim o 58 chevrolet'im." Halbuki dijital teknolojinin daha iyi olduğunu düşünüyorum.

FM Synthesizer :

Tamamı ile YAMAHA tarafından geliştirilen bir ses üretme tekniğidir.Bu türdeki synthesizer'lar,üzrindeki tüm parametreleri "Frekans Modülasyonu" adı verilen bir teknik ile işletir.Aslında benimde çok fazla bir bilgim yok bu "frequency modulation" hakkında.Bilen biride varsa ve açıklarsa çok mutlu olurum.

Analog Modelling Synthesizer :

Modellemenin anlamını sanırım hepimiz biliyoruzdur.Bilmeyenler içinde söyliyeyim.Modelling tam anlamıyla "taklit etme" nin kibar yazılımıdır Aslında yapısıyla ve işleviyle dijital olan,fakat çalışma yöntemi ve sesleri ile Analog teknolojiyi modelleyen synthesizerlardır.

Sampling Synthesizer :

İçerisinde osilatörler yerine "sampler" yani örnekleyiciler barındıran,ve bu samplerlar ile ses üreten cihazlardır.Bu konuyu genişletmek gerekirse ilk önce "sampler" ın anlamını bilmemiz gerekir :

sampler : İngilizce anlamı "örnekleyici" dir.Müzikteki anlamı,önceden kayıt edilmiş bir sesi içerisine kayıt etmek şartı ile,belirlenen esnada tekrar okuyan (örnekliyen) cihazlardır.

Sampling synthesizer'lar işte bu "sampler" adı verilen cihazları barındırırlar osilatörler yerine.Örneğin,doğal bir piyanonun tüm notaları herhangi bir stüdyoda tek tek kayıt edilir.Daha sonra bu sampling synthesizer'in içinde barındırdığı samplerlara aktarılır.Ve MIDI'nin hangi tuşuna basıldığında,hangi ses devreye giricek ise,buna göre "tuşe ataması" yapılır.Böylelikle tam anlamıyla "gerçek" piyano sesleri çalınabilir.İşte bu yöntemle işleyen synthesizerlara Sampling Synthesizer denir.Software olarak göz atmak için Reason yazılımının içindeki "NN-XT" veya "NN-19" cihazlarına göz atabilirsiniz.Hardware olarak göz atmak için ise,MIDI bağlantısı bulunan tüm sampler'ları inceliyebilirsiniz.

Bunların dışında "subtractive synthesizer,addittive synthesizer,graundrouge synthesizer,noiser synthesizer" gibi dünyada varlığının ne kadar gerekli,ne kadar gereksiz olduğu hala tartışılan birkaç cihaz daha var ki,eminim sizlerde bunların ne olduğunu bilmek istemiyorsunuzdur.Hatta eminim ki,yapan mucitlerde ne olduğunu bilmiyorlardır

Ve son olarak hepimizin bilmesi gereken,şu anda software veya hardware ne olursa olsun,bizlerin müzik yapmasını sağlayan,önümüze sonsuzluğa kadar ilerleyen bir kapı açan bu synthesizerları yoktan var eden ve elektronik müziğin (bence) yaratanı olan sevgili Robert MOOG'dur.2004 yılında New York'ta düzenlenen Moogfest organizasyonunu düzenleyen Charles Carlini'nin dediği gibi, "elektronik müziği kitlelere taşımış ve müziği duyuş tarzımızı değiştirmiştir".
maksatli Kullanıcısının Mesajına Teşekkür Edenler:

Mesaj: #10
06-02-11 00:20
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
Dj Ekipmanları


PIONEER - CD DECKS


 

CDJ 100S


Type of Discs : 12 and 8cm CDs
Frequency Response : 4 Hz ~ 20 kHz (EIAJ)
Signal to Noise Ratio : 96 dB or more (EIAJ)
Audio Out 1 : Channel "Stereo" (RCA)
Output Level : 2.0V
Power Supply : AC 110-120/220-230/240 V, 50/60 Hz
Dimensions : (W x H x D) 217 x 91 x 297 mm
Net Weight : 2.2 kg


CDJ 200


 

TECHNICAL SPECIFICATIONS

Disc Format : DVD Video, DVD-R(Video Mode),
DVD-RW(Video Mode)
CD, CD-R, CD-RW
Power Requirements : AC220-240V, 50/60Hz
Power Consumption : 47W
Weight : 7.3Kg (16.1lb)
Dimensions : 348mm (W) x 451mm (D) x 128mm (H)


CDJ 500S


 

Type of Discs : 12 and 8cm CDs
Frequency Response : 4 Hz~20 kHz
Signal to Noise Ratio : 106 dB or more
Dynamic Range : 96 dB or more
Total Harmonic Distortion : 0.004% or less
Channel Separation : 98 dB or less
Line Out : RCA Pin
Audio Output : 2.0V
Power Supply : AC 110-120/220-230/240 V, 50/60 Hz
Power Consumption : 21 W
Dimensions : (W x H x D) 320 x 98.5 x 362.1 mm
Net Weight : 4.0 kg

CDJ 800


 

System : Compact Disc Digital Audio System
Disc Format : CD, CD-R and CD-RW
Power Requirements : 220 ~ 240V, 50/60 Hz
Power Consumption : 21 W
Net Weight : 3.9 kg
Dimensions : (W x D x H) 305 x 344 x 109mmm
Frequency Response : 4 Hz ~ 20 kHz
Signal to Noise Ratio : 115 dB or More
Distortion : 0.006% (JEITA)
Acessories Included : Operating Manual
Power Cord
Stereo Phono Cable
Control Cord
Forced Eject Pin
12 Month Warranty

CDJ 1000MK2


 

System : Compact Disc Digital Audio System
Type of Discs : 12cm
Disc Format : CD,CD-R and CD-RW
Power Requirements : 220-240V,50/60Hz
Power Consumption : 33W
Net Weight : 4.2kg
Dimensions : (W x D x H) 320 x 370 x 105mm

DVJ X1


 

Disc Format : DVD Video, DVD-R(Video Mode),
DVD-RW(Video Mode)
CD, CD-R, CD-RW
Power Requirements : AC220-240V, 50/60Hz
Power Consumption : 47W
Weight : 7.3Kg (16.1lb)
Dimensions : 348mm (W) x 451mm (D) x 128mm (H)

TECHNICS SERİSİ


SH- MZ1200


 

4 Kanallı Mixer
Uzun ömürlü optik cross ve kanal faderları
FX gönderme
DZ1200 ile kullanım'da Fader başlangıç
2 Dijital giriş - 1 Dijital çıkış
3 EQ kanal bandı

SL- 1200 MK5


 

Tümü Quartz kilitli devamlı alan ayarları+/-8% and +/-16
Basınç ile basılmış alüminyum kabin ve istenmeyen titreşim eri önlemek için kalın bant
Direct Drive doğruluğu : wow ve flutter 0,01% WRNMS, rumble -78dB (DIN B)
Çok yüksek torque (1.5Kg/cm) hızlı çalıştırmalar için
Gimble süspansiyonlu /helicoid arm, yüksekliği ayarlanabilen yüksek derecede hassas tone arm
Alan silme tuşu
Ayarlanabilen kırık durdurma
Uzun ömürlü LED ışık iğnesi
Basıncı ayarlanan pikap iğnesi
İç tarafta bulunan on/off tuşu
Kabinde bulunan Headshell standı
Çıkartılabilen kapak
Slip mat içerir
Gümüş reng

SL- DZ1200


 

İleri geri opsiyonlu SL Type Direct Drive Patter
Tam Scratch yeteneği
CD, CD-RW, CD-MP3,SD Audio Playback
İşaret noktası fonksiyonu
On-Board efektleri
Ayarlar ve örnekler için SD-Card Storage

NUMARK iDJ-iPOD için DJ Mikseri


 

Numark'tan mobil DJ'ler ve ipod'severler için yepyeni bir mikser...
2-kanal mikseriniz sayesinde ipodunuza müzik yükleyebilir, ipod'unuzdaki
müzikleri istediğiniz gibi miksleyip çalabilirsiniz. İsterseniz cd çalar/pikap
bağlayın; ipodunuz dahil tüm arşivinizi rahat rahat kullanın.

* Tüm ipod modelleriyle uyumludur; bağlandığında ipodunuz şarj olur; pil harcatmaz.
* Geniş kontrol olanağı ve kullanım kolaylığı
* Tüm kanallarda gain kontrollü 3-band EQ
* Ton ve seviye kontrollü mikrofon girişi
* Her kanala CD çalar,pikap gibi ek cihaz bağlamanıza olanak veren Phono/line girişi
* Müzik yükleyebilmeniz için (PC ve Mac uyumlu) USB bağlantısı
*Gecikmeleri önlemek için sıfır tolerans (Zero tolerance) düğmeleri

 

DENON DN-S 1000 CD Çalar (Tekli)

Denon'dan çok fonksiyonlu bir cd çalar! CD'lerinizle tıpkı plakta olduğu gibi Scratch yapabileceksiniz. Bunun yanında gelişmiş MP3 okuyabilme fonksiyonları; içinde Echo loop da dahil olmak üzere 4 efekt; 2 hot starts ;next track ve crossfade özellikleri ile DJ'lerin ihtiyaçlarına çözüm yaratılmış.
Ebatlarının küçük olması ise sahip olduğu diğer bir avantaj. Masada fazla yer kaplamıyor. Böylece size çalışmak için daha fazla alan kalıyor.


Pionner - DJM500


 

Özellikleri:
Power Supply : AC 110 ~ 120/220 ~ 230/240V, 50/60 Hz
Power Consumption : 37 W

Net Weight : 5.9 kg
Dimensions : (W x D x H) 320 x 107 x 357.4mmm
Audio Output : 1.0 V
Frequency Response : 20 Hz ~ 20 kHz (CD)
Signal to Noise Ratio : 90 dB or More
Total Harmonic Distortion : 0.02% or less (CD)
Input Terminals : CD x 2 (RCA)
Phono x 3 (RCA)
Line x 2 (RCA)
Mic x 2 (XLR, 1/4" Phone)
Output Terminals Master Out : x 3 (RCS, XLR, 1/4" Phone)
Booth Monitor : x 1 (RCA)
Headphone Monitor : x 1 (1/4" Phone)
Other Terminals Send : x 1 (1/4" Phone x 2)
Return x 1 (1/4" Phone x 2)
Channel EQ Bass : (at 100 Hz): -20 ~ +12 dB
Mid (at 1 kHz): -20 ~ +12dB
Treble (at 10 kHz): -20 ~ +12 dB

Hoerboard : Dj Workstation


 
 
 

David Kornmann tarafından tasarlanan Hoerboard, dj’lere harika bir çalışma alanı sağlıyor. Turntable ve Mixer’ in gövde içine yerleştirilmesiyle gereksiz tüm görüntü kirliliği temizlenmiş, ve bağlantı noktaları rahat erişilebilir noktada birleştirilmiş. Sonuç olarak da şık, minimal bir tasarım ortaya çıkmış.

maksatli Kullanıcısının Mesajına Teşekkür Edenler:

Mesaj: #11
06-02-11 00:20
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
A'dan Z'ye elektronik müzik


Elektronik müzik denince aklımıza dijital seslerden oluşmuş bir müzik harmanı geliyor.
Gerek içerisinde yaşattığı duygu yoğunlundaki hüzün,
gerekse hızlanan ritimle birleşmiş karmaşık ama eğlenceli bir yolculuk.
DJ ve Prodüktörlerin kaptan, mekanların uçak, bizlerin ise yolcular olduğumuz bu serüvenin öncesini merak
edenler için küçük bir elektronik araştırma yaptık. Merak edenlere elektronik müziğin dünü, bu günü.
Geleceği ise derin sularda yatan güzellikler gibi büyük bir soru işareti...

The Birth Of Synthesizer:


Elektronik müziğin ilk örneklerine Rusya civarında rastlıyoruz.
Bu müziğinin hükümdarı olarak bilinen 'Leon Theremin' ilk sentezlemelerini yapıp bu işe bir start verdi.
Hiçbir enstrüman kullanmadan müziğini harcında,
elektromanyetik dalgalar kullanarak müzikte yeni dizaynlar yarattı.
'Theremin'in enstrüman çalanların hareketlerine ve müziklerin ölçülerine bağlı olarak farklı
tonlarda ve yüksek seviyelerde üretimleri bulunuyor.

New Sounds(1960):


20. yüzyıla ait seslerle yep yeni üretimler başladı.
Eric Satie ve Arnold Schonberg tarafından elektro-müzikte yeni matematiksel kavramlar(vuruşlar)
oluşturmak için mekanik seslerin ustası olan Luigi Russolo ve Mauricio Kagel'e teklif götürdüler.
İkilinin mekanik sesleri gibi yeni konseptler hızla yayılmaktadır. Öncelikle Karlheinz Stockhausen
elektronik müzik yapma şansını yakalar. 1958'de ilk elektronik piyano ve 1965'te
ilk Analog Synthsizer'ın yapılmasından sonra elektronik sesler modern müzik alanında yayılır.
Ve 1960'lı yılların sonunda ilk elektronik müzik grupları ortaya çıkar...

Pink Floyd, Emerson Lake & Palmer, The Residents...
Soul-Disco-Funk(1970): 70'lere gelindiğinde soul ve funk akımı diskolarda ki hakimiyetine başladı.
Bununla birlikte 70'den önce yapılmış olan sentezlerle 'Giorgio Moroder', elektronik disko müziğinin
olmasını sağladı.
Ardından 'Gospel'in yüksek enerjili (Hİ NRG) çalışmaları gay clublarını aşarak, NY'de Sal Soul diye
isimlendirilmeye başlandı.


Kraftwerk :


Bu olaylardan 1 sene sonra il elektronik müzik grubu Kraftwerk kurulur.
Ralf Hutter, Florian Schneider'dan dan oluşan grup, ayrıca drum machine kullanan ilk grupta olur.
Davul seslerinin bu mekanikleşmiş hallerini ve elektronik conseptleri en üst seviyede tutmuş ve ortaya
'Autobahn'(1974), 'The Man Machine'(1978) gibi elektronik klasiklerini yarattılar.
1970'den itibaren Jean-Micheal Jarre, Tangerine Dream gibi genç isimler ortaya çıkar. San Francisco'da
ise Alan Vega ve Martin Rev, 80'lerden bugüne elektronik müziğin gelişmesine çeşitli katkıları
olacak "Suicide"ı kurarlar

New Wave:


70'lerde Kraftwerk tarafından ilk tohumlar atıldıktan sonra Throbbing Gristle,
Human League, Ultravox, Cabaret Voltaire, Devo, Yellow Magic Orchestra (from japon),
Simple Minds, Joy Divition , Pere Ubu ,Orchestral Manoeuveres In The Dark ve Gary Numan Krafwerk'in
yolunda listelerin zirvelerinde dolaşmaya başladı.

US Pre-House:


NY'de çalan club hitlerinde tiz notaları ve ritimleri terbiye edip büyüterek ortaya
insanları motive eden, hazırlayan bir tür çalınıyordu. David Moroles ve Tony Humphries gibi
ünlü DJ'ler Paradise Garage club'a gelerek günün trendini oluşturuyorlardı.
O sıralar Frankie Knuckles'da Chicago'da Warehouse'da DJ'lik statüsünü kazanmıştı.
Bu gelişmeler olurken Farley Keith ve Juan Atkins ortak üretim olan 'Hot Mix 5' i Detroit'de çıkarttılar.

The New Romantics:


1980'li yıllarda Elektro-Visage, Depeche Mode, Yazoo, Heaven 17, Yello, Klaus, Nomi, D.A.F.,
Japon yeni elektronik sitilleri olan yöresel müziklerine yatkın yeni jenerasyonun taze slow'larını yaratmışlardı.
Paradise Club'ın açılmasından iki yıl önce ünlü DJ Larry Levan tarafından '4 to The Floor' iyi bir biçimde sağlanmıştı,
Garage House'da.
Up tempo'nun versiyonlarını ve müziksel sitillerini NY Club House'da belirleyen David Moroles, Robert Clivilles,
David Cole , Musto&Bones ve Todd Terry gibi DJ ve yapımcılar oldu.

House’un ortaya çıkışı ve gelişimi


70'ler boyunca gittikçe bir çılgınlık haline gelen Disco 80'lerin başında kendini tüketti. Basın Disco'nun öldüğünü ilan etti ve bir "Disco Suck" kampanyası başlattı. İnsanlar tuhaf bir şekilde Chicago’da Komishi parkında biraraya gelip eski Disco plaklarını yaktılar. Oysa Disco ölmemiş, çıkış noktası olan underground'a dönmüştü.

Disco’nun ardından dans müziği New York’ta ve Chicago’da farklı yönlerde ilerledi. Bu dönemde Paradise Garage'ın efsanevi Dj'i Larry Levan, Funk, Soul, Disco ve biraz da New Wave etkileri taşıyan bir müzik çalıyordu. Yoğun ve güçlü baslar, Gospel etkisi taşıyan duygusal vokallerden oluşan bu müzik Garage sound'unun ilk örneğiydi. New York’ta gelişen Garage, Disco'nun devamıydı diyebiliriz.

Chicago’da ise vokal yerine daha elektronik seslerin yeraldığı House ortaya çıktı. Chicago sound’una Deep House da deniyordu. Disco'dan House'a geçiş oldukça yumuşak ve belirsiz oldu. 1987 Disco, Garage ve House'un aynı anda hatta birarada varolduğu bir yıldı.

Larry Levan gibi Dj'ler, Chicago, New York ve Detroit'ten gelen son house prodüksiyonlarını setlerine katıyorlardı. New York'taki Sound Factory Bar gibi mekanlarda Disco ve House birarada çalınıyordu.

HI-NRG ve arayışlar..
.


Disco ile House arasındaki geçiş döneminde Hi-NRG adı verilen bir müzik türü ortaya çıktı. Adından da anlaşılabileceği gibi oldukça hızlı bir dans müzik olan Hi-NRG'de arada yumuşama, durulma bölümleri yoktu. Hi-NRG tam da Disco'nun underground'a çekildiği bir dönemde ortaya çıktı. Gloria Gaynor'ın 'Never Can Say Goodbye'ı Hi-NRG etkisi taşıyan ilk parçaydı. Hi-NRG büyük ölçüde Cerrone ve Giorgio Moroder'in Euro-Disco sound'unun etkilerini taşıyordu.

Kısa süre sonra son derece hızlı, duygusallıktan uzak, monoton ve yoğun erotik göndermeleri olan bu müzik kulüplerde çalınmaya başladı. Hi-NRG prodüktörleri hem high-tech, ve bir o kadar da ilkel bir sound'un peşindeydiler.

Basit melodik yapılar hem insanların hoşuna gidiyor hem de kulüpteki herkesin bir bütün haline gelmesini kolaylaştırıyordu. 80'lerin ortasında House'un güçlenmesiyle Hi-NRG kulüplerden çekildi fakat 80'lerin pop müziği üzerindeki etkisi bir süre daha devam etti.

Disco'nun olanakları tükenmiş, prodüktörler ise kendilerini Hi-NRG'nin monotonluğuna kaptırmışken, Chicago ve New York'taki Dj'ler teknolojiyle duygusallığın biraraya geldiği, aşağı yukarı 120 bpm civarında bir müzik arayışı içindeydiler.

Bu arayışlar basit bas melodileri ve "four to the floor" ritmi üzerine Chicago'da teknik oyunlardan, New York'ta ise gospel ve soul etkisindeki vokallerden oluşan iki farklı yönde ilerledi. New York’ta Disco’nun çıkışında önemli rol oynayan Paradise Garage gibi , Chicago’daki Warehouse da House müziğin doğduğu yer oldu.

Warehouse ve Frankie Knuckles.
..

House'un ortaya çıkışındaki önemli isimlerden biri olan Frankie Knuckles, Larry Levan gibi, liste başı parçalar çalmak yerine underground alanlarda dolanan bir Dj'di.

1977'de Chicago'daki Warehouse'un açılış gecesine davet edilmişti. Sonraları House müzik adını bu kulüpten aldı. Knuckles bundan sonra birkaç kez daha Warehouse'ta çaldı. Warehouse'taki dinleyici kitlesi Knuckles'ın çok hoşuna gitmişti.

Chicago'dakiler New York'a göre daha hızlı ve sert bir sounddan hoşlanıyorlardı. Özellikle Warehouse'ta Avrupa kökenli avant-guarde çalışmalara yoğun bir ilgi vardı.Chicago gençliği Kraftwerk'i Barry White'a tercih ediyordu.

Funk, Avrupa dans müziği ve teknoloji faktörü House'un temelini oluşturdu. Bu dönemde çalınan parçalara "şarkı" yerine "track" demeye başladı. Bu terim şarkının tekbaşına varlığının yanısıra, Dj setinin bir parçası, bir birimi olduğunu da ifade ediyordu.

Disco ve Hip-hop gibi House da önce bir Dj tarzı olarak ortaya çıktı, daha sonra bu tarzda müziklerin plağa basılmasıyla bir müzik türü haline geldi. House’un ortaya çıkışıyla bilinen sounduna ulaşması da on yıllık bir süreci kapsıyor.

O dönemde basılan plaklardan hangisinin ilk House plağı olduğu konusu oldukça tartışmalı. Fakat birçok kaynağa göre Jesse Saunders’ın Mitchball’dan çıkan "Fantasy" ve "I Like To Do It In Fast Cars" ı ilk House parçaları sayılıyor. Şimdi kulağa oldukça eski gelen bu parçalar minimal ritm yapısı ve synthesizer cızırtılarıyla 15 yıl önce insanlar için son derece yeni ve inanılmazdı. Dinleyenler önce neye uğradığını şaşırıyor, bir süre sonra da dansetmeye başlıyorlardı.

The Music Box...


Bu dönemde Chicago’da "The Music Box" adlı kulüp açıldı. Aynı zamanda Frankie Knuckles da Warehouse’ta çalmayı bıraktı. Knuckles’ın sound’u House’un temellerini ortaya atmasına rağmen hala Disco etkileri taşıyordu. The Music Box’un en önemli Dj’i olan Ron Hardy ise House olayının patlamasına sebep olan ortamı hazırladı. Hardy’nin soundu güçlü ve cesurdu.

Alışılmadık ritm yapıları kullanıyordu. Chicago’da yetişen ikinci jenerasyon Dj’ler müzikal gelişimlerinin önemli bir kısmını The Music Box’ta yaşadılar. Cesur bir sound’un kendine yer edindiği The Music Box oldukça underground bir mekandı.

Kış ortasında bile tıkabasa dolu ve deli gibi sıcak olan mekanda insanlar tişörtlerini çıkarmış, terden sırılsıklam bir şekilde dolaşıyorlardı.

Dj. Farley ve "Hot Mix 5" adlı Dj kollektivitesi (Mickey Oliver, Ralphie Rosario, Mario Diaz, Julian Perez, Steve Hurley) WBMX gibi radyolarda House müziğin partilere gitmeyen insanlar tarafından da duyulmasını sağladılar. Larry Heard ve Robert Owens "Fingers Inc."yi kurdular. Adonis, Mr. Lee, K. Alexi, Marshall Jefferson gibi prodüktörler durmaksızın parça üretiyorlardı. Lil Louis kendi partilerini düzenliyor, bu partilerde çalıyordu.

Fingers Inc. Ve Steve Hurley gibi müzisyenler House konusunda araştırmalar, deneyler yapıyor, yeni sesler arıyorlardı. Biraz da diğer Dj’lerin hiçbirinde olmayan şeyler çalabilmek amacıyla yaptıkları prodüksiyonlar tutulmaya başlayınca Dj International Records’ı kurdular. Dj International ve Larry Sherman’ın kurduğu Trax Records dönemin en önemli iki plak şirketi oldu.

Bu dönemde prodüktörler ve plak şirketleri arasında sürekli "Sen benden çaldın, o benim parçamı sample etmiş.." gibi tartışmalar ve suçlamalar sürüp gidiyordu.

1987’lerde David Morales, Todd Terry gibi isimler duyulmaya başlandı. New York’ta kapanmış olan Paradise Garage’ın yerini Blaze aldı. Frankie Knuckles "Let The Music Use You" adlı vokal House parçasını yayınladı. Bu plak bir sene sonra İngiltere’de patlak verecek olan Summer of Love’ın vazgeçilmezleri arasında yeralacaktı.

87’de House artık New York ve Chicago’nun sınırlarını aşmış, Avrupa’ya ve dünyaya yayılmaya başlamıştı. Bu yaygınlaşma sürecinde popülaritesi artarken House müzik Pop’laşmaya, Pop müzik House’laşmaya başladı. Underground’dan popülere olan kaçınılmaz evrim gerçekleşirken Detroit’teyse içten içi birşeyler kaynıyor Juan Atkins, Derrick May, Kevin Saunderson gibi isimler Techno’nun temellerini atıyorlardı. Aynı dönemde Chicago’da Dj Pierre, Roland 303 adlı bir bas makinasının içinden Acid House denen şeyi çıkardı. Acid House ve Summer of love’la İngiltere, Punk’tan bu yana en büyük gençlik olayını yaşayacak ve rave kavramı ortaya çıkacaktı.

Chicago'daki Warehouse, Powerplant, The Music Box gibi mekanlarda New York'taki Paradise Garage'ın House versiyonu yaşanıyordu. Djler 10 saat süren setler çalıyor, insanlar güneş doğarken sürünerek evlerine dönüyorlardı.

Sosyal baskılardan uzak bir ortamda kendini müziğin hükümdarlığına bırakmak dönemin ve House'un temel duygusu haline geldi. House denen şey aynı zamanda dış etkilerden uzak, sıcak ve güvenli bir ev gibiydi. Warehouse'ta gecenin "peak" noktasında Frankie Knuckles kulüpteki bütün ışıklar kapatıp kulağı sağır edecek kadar yüksek bir volümde, son hızla giden bir tren sesi çalıyordu.

Pencereleri de siyaha boyalı olan Warehouse'ta tamamen karanlığa gömülen insanlar çeşitli uyarıcı ve uyuşturucuların ve son derece tuhaf bir tren gürültüsünün etkisiyle çığlık çığlığa bağırıyorlardı. House takipçileri bir süre sonra oldukça bilinçi dinleyiciler haline geldiler.

Dj kötü bir mix yaptığı zaman bağırıp dakikasında rezil ediyorlardı, çünkü dinleyicilerin neredeyse yarısı bu işlerin nasıl yapıldığını zaten biliyordu.

The feeling...


Disco son derece neşeli ve eğlenceli bir dans müziğiydi. Disco’dan türeyen House’ta ise herşeye rağmen melankolik bir hava vardı. Endüstriyel ve elektronik seslerin hüznü işin içine girdiğinden House hem eğlenceli ve hareketli, bir yanıyla da hüzünlü ve duygusal bir müzik oldu.

Garage vokallerindeki gospel etkisi de sadece müzikal değildi, Hristiyan geleneğine ait bazı kavramlar bu müzikte yeni anlamlar kazandılar. House sevgi dolu ve doğru bir dünyada yaşama isteğini dile getiriyordu. Fakat bu istek bir amacı, inancı, ütopyaları yansıtmıyordu.

House’un eğlenceli yanı bu isteği, hüzünlü yanı ise dünyanın içinde bulunduğu durumun bilincinde olma konumunu yansıtıyordu. Onların dünyayı değiştirmek gibi bir amacı yoktu. Birşeylerin, hatta birçok şeyin yanlış olduğunu biliyorlar, bulundukları yerde yani "ev"de, beraber oldukları insanlarla güzel bir anı paylaşıyor, güzel bir anı uzatıyorlardı.

Farkındalığın verdiği hüzün ve aynı zamanda içinde bulunduğu anı en yoğun ve güzel şekliyle yaşamak bir jenerasyonun temel duygusu oldu. Sürekli bir yabancılaşma duygusu artık, gülümseyerek danseden bir kalabalığın içinde paylaşılıyordu....


Techno


Techno kasvetli, monoton bir endüstri şehri olan Detroit’te doğdu. Bu karanlık şehirde, dumanlar altındaki sokaklar fabrikalarla, fabrikalar durmaksızın bağıran makinelerle doluydu. Makinelerin sesi Kraftwerk’le beraber müziğin içinde duyulmaya başlamıştı.

Chicago ve New York’ta House’un ortaya çıkışıyla da yeni bir müzik anlayışı, yeni yapılar, anlatım biçimleri oluştu. Acid House’la müziğe giren cızırtılar ve tuhaf sesler Detroit’te gitgide saflaşarak, four-to-the floor beat’inin üzerinde yerlerini aldılar.

80’lerin ortasında, tamamen elektronik ve son derece soyut bir müzik olan Techno ortaya çıktı. Techno, makineyle insan arasındaki melez varoluş biçiminin bir ifadesi; en saf insani duyguları makinelerin sesleriyle anlatan yeni bir dildi.

Techno’nun ilk örneği 1985 yılında Juan Atkins tarafından üretildi. Atkins bu noktaya gelirken Kraftwerk, Parliament, Funkadelic ve Dj Electrifying Mojo gibi isimlerden etkilenmişti. Gençliğinde davul ve bas gitar çalan Juan Atkins’in, kendine 3070 adını veren Vietnam gazisi bir okul arkadaşı vardı.

Asıl adı Richard Davis olan 3070, Roland MSK-100 model bir sequencer kullanarak tekbaşına müzikle uğraşan, içine kapanık bir gençti. Atkins de elektronik müzik yapmayı kafasına koymuştu ama o zamanlar bunu yapmak için insanın elektronik mühendisi olması gerektiğini düşünüyordu. 1981’de Atkins ve 3070, Cybotron adlı iki kişilik grubu oluşturdular. Bu dönemde synthesizer beat’leri ve bas melodileri, Juan Atkins’i liseden arkadaşları olan Derrick May ve Kevin Saunderson’la biraraya getirdi.
Rec, Pause, Play...

Başlangıçta son derece ilkel şartlar altında deneysel çalışmalar yapıyorlar, parçalarını bir pikap ve kaset çaların "pause" düğmesiyle kurguluyorlardı.

Atkins ve May yaptıkları müzikleri "Deep Space Soundworks" adıyla bir partide çaldılar ve başarısız oldular. Kimse dansetmedi, insanlar ilgisiz birşekilde etraflarına bakınıyordu. Daha sonra bu isimler Detroit sound’unun kurucuları oldular. Bazen birarada, bazen de farklı isimler altında tekbaşlarına çalışmalar yaptılar.

[ Model 500 (Atkins), Reese, Kreem, Santonio, Inter City, Keynotes, E-Dancer (Saunderson), Mayday, R-Tyme, Rhytim is Rhytim (May) ]
Cybotron’un ilk plağı "Alleys of Your Mind" yerel olarak piyasaya sürüldü ve 15,000 sattı. Cybortron sadece bir müzik grubu değil, çok yönlü, fütürist bir projeydi.

Fütüroloji araştırmaları yapan Alvin Toffler’ın düşünceleri, Kabbala, bilgisayar oyunları gibi oldukça farklı kaynaklardan beslenen Cybotron, bir techno sözlüğü, yeni bir tecno dili gibi projeleri kapsıyordu. "Clear" ve "R-9" gibi ısınma çalışmalarından sonra Cybotron, 1985’te Fritz Lang’ın "Metropolis" filminden esinlenilerek ismi koyulan "Techno City"i yayınladı. Böylece bu yeni müziğin adı da koyulmuş oldu.

Aynı yıl Atkins Model 500 adı altında çalışmaya başladı. Metro-plex adlı kendi label’ından "No UFOs"u yayınladı. Bu dönemde Detroit üçlüsünden herbirinin kendine ait bir label’ı oldu.

Metroplex’in sublabel’ı olan Transmat Derrick May’e aitti. Saunderson’ın label’ı da kendi adını taşıyordu; KMS (Kevin Maurice Saunderson). Aralarında "Strings of Life", "Rock to the Beat", "When He Used To Play" gibi parçaların yeraldığı sayısız plak çıkardılar.
Detroit üçlüsü kendilerini, makineleri üreten sisteme, makinelerle karşı koyan bir güç olarak görüyordu.

Teknolojiyi kucaklayan, bir yanıyla da karanlık ve duygusal bir tavırları vardı. 120 bpm civarındaki, tuhaf, yabancı seslerden oluşan bu müzik, güçlü bir duygusal yoğunluğa sahipti ve yeni jenerasyonun ruh halini tam olarak yansıtıyordu.

Bu, arzu ve endişenin birleşip tek bir duyguya dönüştüğü, paranoyanın mutluluğun bir parçası haline geldiği, ünlemle soru işaretinin birleştiği bir noktaydı. Derrick May’in o sıralarda yaptığı bir parça bu duygunun adını koydu; "Is It What It Is?"

Bir sanayiden diğerine...

Techno, Chicago’da gelişen Acid House’la aynı dönemde ortaya çıkmasına rağmen uzun süre Detroit sınırlarını aşamadı. Amerika’da kabul görmeyen Techno, 90’larda Avrupa’ya sıçradı ve özellikle İngiltere’de büyük yankı uyandırdı.

Detroit’teki gelişmeleri takip eden Neil Rushton Transmat’la bağlantıya geçti ve Detroit üçlüsünün 12 parçasından oluşan "Techno! The New Dance School of Detroit" adlı toplama bir albüm hazırlayıp İngiltere’de satışa çıkardı. Bu albümle Techno İngiltere’de patladı ve Avrupa’ya yayıldı.

Bu dönemde elektronik ve bilgisayar teknolojisinde yaşanan gelişmelerle dijital müzik üretimi teknik olarak kolaylaştı ve ev stüdyolarında rahatlıkla gerçekleştirilebilir hale geldi. Böylece Techno, Detroit’li ustalardan esinlenen Avrupalı gençlerin eline geçti . Techno İngiltere’de Londra, Manchester gibi parti şehirlerinde değil, yine bir endüstri şehri olan Sheffield’de gelişti. 808 State ve A Guy Called Gerald gibi müzisyenler de Manchester’da kendilerine özgü bir Techno sound’u oluşturdular.

İkinci Detroit Harekatı...

90’ların başında Detroit’in en önemli Techno kulübü olan The Music Institute kapandı, Detroit üçlüsü farklı yönlere dağıldı. Onların ardından ikinci bir Detroit Techno hareketi yaşandı. Bu hareketin öncüleri +8, Underground Ressistance, Jeff Mills, Mike Banks gibi label ve producer’lar oldu. Electro, Synth Pop, Belçika kökenli EBM (Electronic Body Music) ve daha birçok endüstriyel etki altında gelişen bu yeni akım oldukça sert, öfkeli ve endüstriyel bir sound’un ortaya çıkmasına sebep oldu.

Underground Resistance birbiri ardına "Sonic", "Waveform", gibi sert ve iddialı EP’ler yayınladı. Aynı ölçüde sert ve hızlı prodüksiyonlar çıkaran +8 ise Richie Hawtin ve John Acquaviva’ya aitti. Hawtin ayrıca F.U.S.E. (Futuristic Underground Subsonic Experiments) adı altında tek kişilik çalışmalar da yapıyordu.

Bu dönemde iyiden iyiye ticari ve uyuşturucuya endeksli hale gelen Rave’ler Hawtin gibi müzisyenlerin kabusu haline gelmişti. Birçok Dj ardarda çaldığı için setlerin süresi kısalmıştı, Dj’ler insanları uzun ve konsantre bir yolculuğa çıkaramıyorlardı.

Uyarıcıdan gözü dönmüş bir kitle ne dinlediğinin farkında bile değildi. 180 bpm’e alışan Hardcore zombileri Hawtin’e yaklaşıp biraz daha hızlı çalmasını istiyorlardı. Daha hızlı, daha sert, daha daha daha derken müzikal anlamda birşeyler gerçekleştirmek isteyen Dj’lerin sinirini bozmaya başlamışlardı.

Durumdan rahatsız olan insanlar gitgide korkunçlaşan Rave ortamından kaçıp kulüplere sığındılar. +8 de sert ve hızlı takıntısından uzaklaşıp daha nitelikli arayışlara yöneldi. Hawtin, Chicago Acid sound’u ve Detroit Techno’yu sentezlediği ve "Kompleks minimalizm" adını verdiği bir alanda çalışmalar yapmaya başladı ve bunları Plastikman adı altında yayınladı.

Detroit’ten Berlin’e...

Bu sırada Speedy J gibi müzisyenlerle beraber Almanya’da da benzer yönelimler ortaya çıktı. 90’ların ortasında Detroit’li producer’lar Berlin’i mekan tuttular.

Underground Resistance, Alman label’ı Tresor üzerinden albümler yayınlamaya başladı. Tresor Berlin’deki aynı adlı kulübe bağlıydı. Juan Atkins, Eddie Flasin’ Fowlkes gibi isimler de Tresor’la çalışmaya başladılar. Tresor’dan çıkan toplama bir albümün adı bu ilginç ortaklığı yansıtıyordu: "Berlin-Detroit: A Techno Alliance". Underground Resistance’ın sert tavrı da Frankfurt’taki Force Inc. ve PCP gibi label’larla Avrupa’daki karşılığını buldu.

90’lı yıllar boyunca Techno’dan türeyen Hardore, Gabber, Ambient gibi sayısız müzik türleri ortaya çıktı. Richie Hawtin başta olmak üzere Joey Beltran, Jeff Mills, Robert Hood, Stacey Pullen, Kenny Larkin, Alan Oldham, Dan Curtin, Claude Young, Marc Kinchen, Blake Baxter gibi müzisyenler minimalist Detroit geleneğini sürdürdüler. +8 (Kanada), Djax-Up (Hollanda), Tresor, Labworks (Almanya) gibi label’larla Techno pürist ve avant-guarde bir yönde ilerledi. İngiltere’deyse Soma, Ferox, Ifach, Peacefrog gibi label’lar ve aralarında Dave Angel, Funk D’Void, Russ Gabriel, Luke Slater, Ian O’Brien’ın bulunduğu producer’lar Detroit etkisinde farklı Techno soundları oluşturdular.

Arzu ve Endişe...

House ve türevleri süslü melodiler, eğlenceli sound’larla insanları tavlarken, Techno son derece basit, keskin ve bir o kadar da soyut bir anlatım biçimiyle hareket ediyor, dolambaçlı yollar izlemek yerine direk sinyaller gönderiyor. Üretim süreci açısından tekolojinin sınırlarını zorluyor, postmodern kolaj anlayışını en tuhaf şekliyle gerçekleştiriyor.

Techno’nun minimalist, sabırlı, ağırdan alan tavrıyla yaratılan etki, müziğin basit olduğu ölçüde yoğun ve duygusal açıdan karmaşık bir hal alıyor. Üstelik bu etki, teknoloji toplumları için evrensel bir anlatım gücüne sahip.

Techno teknolojide duygunun, hızda tükenişin, ilerlemede yıkımın varlığının bir göstergesi oldu. Teknolojiyle içiçe yaşanan bir dönemin başlangıcında henüz adı koyulmamış kavram ve duygular bu müzikle ifade edildi. Arzu ve endişeyle...


Chillout


90’ların başları ve ortalarına doğru, zamanın elektronik müzik producerları tarafından üretilen, yavaş tempolu ve hafif müziğe verilmiş olan genel isim…

İsimlerinde “chillout” ismi geçen albümler ilk olarak 90’ların ortalarına doğru yayınlanmaya başlanmıştı. Bu “chillout” ismi altında yayınlanan müzik, “downtempo” ve “trip hop” tan ayrı bi tarzdı. Fakat, bu diğer türlerle beraber de çalınabiliyodu. Sonuçta genel “sound” u belli olan, hafif tempolu bu tür zamanın ilerlemesi ile git gide daha çok kendi karakteristik özelliklerini kazanmaya başladı. 2000’lerin başlarında artık chillout müzik kendi içinde dallara ayrılan genel bi tarz görüntüsü almıştı. Bu kendi içinde yeni türemiş olan tarzlarların en önemlileri “Chill-house” , “Nu-jazz” ve “Lounge” olarak adlandırılabilir..

Bunların yanı sıra Chillout, içinde ayrıca “trance” , “ambient” ve “Idm*” (intelligent dance music) türlerinin bazı etkilerini gösteriyordu. “Balearic beat” denen, chillout tan farklı, başlı başına bir tür olarak kabul edilen bu türün ise, bütün özelliklerini içinde bulunduruyodu. (“Balearic Beat” ismi henüz chillout ortada yokken, Soul to Soul , Enigma gibi grupların yaptığı müziğe verilen tarzın ismi. Bu gün artık pek fazla kullanılmasa da hala kabul gören bir tarz olarak yerini koruyor.)

Chillout genelde rahatlatıcı, hafif tonlardan oluşan (veya çoğu zaman alıntı yapıldığı türler kadar sert olmayan ) bir müzik türüdür. “hard style” , “deep” veya “ hipnotik ritimler “ le çalınmaya uygun bi tarz değildir.

Dünyanın hemen hemen her yerinde Chillout, gerek crowd u, gerek mekanları ile kendine has bir tarz yaratmıştır. Chillout müziğin bir tarza dönüşmesinde Ingiltere’nin kuşkusuz büyük payı olmuştur. Seneler boyunca Londra’nın ünlü klübü Ministry Of Sound, Ibizia ve başka yerlerde chillout eventlerin organizasyonlarını yapmış, MOS Chillout Sessions adlı albümler hazırlamıştır. Ayrıca bu güne kadar başka label lar altından çıkan “chillout” veya “chill” kelimelerinin geçtiği yüzlerce albüm yayınlanmıştır. Bu gün “CHILLOUT” türü, dünyanın her yerinde otoriteler tarafından kabul edilen bir tarz olmuştur. Ayrıca Ingiltere BBC Radio1 ve Pete Tong’un yardımları sayesinde, bu tarzın gelişimine büyük katkılarda bulunmuş bi çok isim ortaya çıkmıştır. Pete Tong’un yardımlarıyla orataya çıkan en önemli 4 isim : Mr Scuff, Tim Love Lee, Lemon Jelly, Ewan Pearson .

Bunların haricinde söylenebilicek başka iki isim de : Chris Coco , ve Rob da Bank

Chillout türünün bu güne gelmesinin en önemli sebeplerinden olan DJ’leri şöyle sıralayabilirim.

Mixmaster Morris, Pete Lawrence, Jose Padilla.

-
PETE LAWRENCE-


Müzik konusunda bi jazz bateristi olan babasının yolunu takip eden Lawrence, 80’lerde Cooking Vinyl plak label ını açana kadar çeşitli gruplarda performans sergiledi.

1993 senesinde tembel bir Pazar sabahı Lawrence, Big Chill festivali için ortaya bir fikir atar. Ve sonrasında zamanının en sükse yapan festivallerinden biri olan Big Chill için Katrina Larkin ile ortaklaşa çalışmaya başlar.

Son 10 sene içinde Lawrence Big Chill için 8 tane mix albüm yapıp yayınlamış, chillout un yayılmasında en önemli rollerden birini oynamış olan “On Magazine” e editörlük yapmış, Brezilyadan Avustralya ya, Japonya’dan Siberya’ya kadar dünyanın çeşitli yerlerinde ve 1996’da “Yakutsk” da ilk batılı dj ünvanını kazanarak Dj lik yapmıştır. Pete Lawrence’ın müziğine ilham olan tarzlar, Folk tan Funk a kadar uzanan Klasik müzikten World Music e uzanan, arada electronica ve ambient türlerinden de nasibini alan geniş bir yelpaze oluşturur.

1996’da Global Headz’den çıkan ilk albümü “Eyelid Movies” bugün koleksiyon parçası olmuş, Mixmag dergisinde ayın albümü seçilmiş, Melody Maker tarafından “gün doğumunu kafanızın içinde yaşatan bir albüm” olarak nitelendirilmiştir. 1997’de ise “Pipedreams” ile devam etmiş, 1999 da Big Chill organizatörlerinden olan Tom Middleton ile çalışarak “Enchanted 01” , yaz compilation ı olan “ Beach” , “Enchanted 02” (iki albümün de yayın tarihi 2000), “Glisten” (2001 Eylül), “The Big Chill Loves You” (Temmuz 2002) ve en son “iChill” (2003 yazı) albümlerini yayınlamıştır. 2004’te de Universal Records, Big Chill markasına 10. yıl hediyesi olarak “Big Chill Classics” adlı toplama bi albüm yapmıştır. 2006’da yeni bir Big Chill albümü daha çıkması bekleniyor.

-
BIG CHILL-


Pete Lawrence ve Katrina Larkin tarafından 1994’te yapılmaya başlanan Big Chill, ufak bir organizasyondan, bugün herkes tarafından saygı duyulan bir festivale dönüşmüştür. Başlangıçta “Islington's Union Chapel” de, Pazar günleri tüm gün boyunca süren bir event olarak başlar. Bir sonraki sene Black Mountains on the Welsh eteklerinde açık hava partisine dönüşünce 700 kişiye ulaşan bi crowd yakalar. Big Chill, 1998 senesinde 'The Enchanted Garden' (büyülü bahçe) olarak bilinen Dorset’s Larmer Tree Gardens’a taşınır. Bu mekan değişikliğinden sonra da önündeki 5 sene boyunce en yaratıcı yeni eventlerden biri ünvanını kazanır. Bir zamanlar bir kaç yüz kişiden oluşan crowd, artık 5000 kişiyi geçmeye başlar.

2001 senesinde bir kereye mahsus olarak Dorset te, Lulworth Şatosunda yapılan organizasyondan sonra Big Chill, Herefordshire - Malvern Hills deki Castle Deer Park’a taşınır. Gitgide artan izleyici sayısı artık 27.000’lere ulaşmıştır.

Big Chill bugüne kadar 2000’den fazla Dj i ağırlamış ve bu gün Goldfrapp, Talvin Singh, Amy Winehouse, Gotan Project, Hexstatic, Röyksopp, Zero 7, Lemon Jelly, Kinobe gibi isimleri bünyesinde barındıran, izleyici sayısının 30.000’i geçtiği bir organizasyona dönüşmüştür.

Şu an Big Chill ismine ait olan kendi plak labelı ve dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan diğer partilere sağladığı büyük desteklerle, Big Chill bütün dünyada chill out u yaymaya devam etmektedir…

-
MIXMASTER MORRIS
-

Morris Gould, Dj lik hayatına 1982’de Londra “Kings College” da organik kimya öğrenciliği yaptığı sıralarda başladı. O dönem çaldığı tarzlar daha çok “indie” ve “Punk”dı. Morris dans müziği çalmıyordu hatta çoğu zaman çaldığı müziğin aksine daha yeni, ilginç “sound” lar yakalamaya çalışıyordu. Çaldığı setler, tarzında yaşadığı bu transformasyonun şahitliğini yapıyolardı. Rock müzikle büyümüş ordan da Batı müziği ile alakası olmayan “Sun Ra”, “Captain Beefheart” , “Miles Davis” gibi isimlerin temsil ettiği “Head Music” denen tarza geçiş yapmıştı.

Bu olaylardan kısa bi süre öncesinde Morris, Terry Riley ve Robert Fripp ‘ i örnek alarak, “Copycat tape loop echo machine” aletiyle, kendi looplarını hazırlıyıp, çoktan “tek kişilik elektronik show” unu sunmaya başlamıştı bile. Kısa zamanda Londra’nın korsan radyoları arasında yerini buldu ve “Matt Black” , “Jonatan More” gibi isimlerin de Dj lik yaptığı “Network21” denen radyo ile anlaştı. “Mixmaster Morris” lakabı kendisine burada verildi… Morris bu gün artık, onlarca radyo istasyonunda yayınlar yapmış, Derrick May ‘den Future Sound Of London ‘ a kadar bir çok ismi konuk etmiş bir kariyere sahiptir.

Okulu bitirdikten sonra bir kaç sene değişik işlerde çalışıp aynı zamanda Dj liğe devam etmiştir. 1985’te (Şu an bu isme sahip olan grupla alakası olmadan) Rythm Method olarak anılmaya başladı. 1987’de Des de Moor’la tanıştı ve bundan sonra olaylar ardı arkasına gelişmeye başladı. İkili 1988’de türünün ilk örneği olan “Madhouse” adlı live techno festivalini düzenledi. Meat Beat Manifesto turunu düzenledikten ve “I want to” single ını yayınladıktan sonra Morris ortaklıktan ayrıldı. 1989’da hem müzikal hem felsefi açıdan farklı bir yol izlemeye başladı. Faturalarını ödeyebilmek için UK’ı dolaşan “The Shamen’s Synergy” tour a katıldı.

Aralarda fırsat buldukça Londra ya dönüp underground partilerde, chillout room larda dj lik yapıyodu. 1990’da “The Orb” dan Alex Patterson’ ın kurduğu “White Room” u aldı. Mixmaster Morris için tipik bir set iyi bir canlı performans ve zaman zaman 12 saate kadar uzayan setler demekti. Morris, organizatörlerinden biri olduğu “Telephatic Fish” adlı Londra’nın ilk Ambient underground partisinde, Aphex Twin ile eşi benzeri olmayan bir 16 saatlik set çıkardı.

1992’de, bu gün bile hala gelmiş geçmiş en iyi ambient albümlerden biri kabul edilen “Flying High” adlı albümü çıkardı. Sonrasında “The Undergorund EP” , Pete Nalmook ile beraber “Dreamfish” , bazı toplama albümlerde yayınlanan parçalar , The Shamen , Barbarella , Rising High Collective, Higher Intelligence Agency, Aural Expansion, Transform ve Coldcut gibi isimlere remixler yaptı.

Morris 1994’te Global Chillage albümünü yayınladı. Flying High , (tavanı akan) Rising High ‘ ın felaket stüdyosunda aylar süren çalışmalar sonucu tamamlanmıştı. Global Chillage ise evinde kendi bilgisayarı ile 2 hafta süren bir çalışma sonunda bitmişti. Evinde bilgisayarıyla çalışmayı bundan sonra kendisine adet edindi ve stüdyolardan uzaklaştı. Kendisi ve bilgisayarıyla neler yapabileceğini denemeye başladı.

Global Chillage, Morris ‘in hayatının festivaller ve turlarla geçen 2 senesini yansıtır. Heryerde chillout ve ambient in “cheerleader” lığını yapmış ve mesajını vermeyi de iyi becermiştir. Love Parade’lerde, Glastonbury Festivallerinde ve yine Almanya ve Ingiltere’de diğer sayısız partilerde yer almış, “live arena” da “hypodrone rock” tarzı müzikler çalarak adeta bariyerleri yıkmıştır. Hala bu experimental havasını devam ettirmektedir.

Kendi müziğinin yanında IDM tarzı çalışmalar yapan biçok kişinin çıkışlarında büyük yardımları olmuştur. (Aphex Twin, Pete Namlook, Black Dog, Mu-Ziq, Spacetime Continuum, Global Communication…

JOSE PADILLA- ve -CAFE DEL MAR


José Padilla, Café Del Mar’ın ünlü Dj i dir. Yıllardan beri Cafe Del Mar’da çaldığı müzik ve yayınladığı “Cafe Del Mar” albümleriyle Chillout müziğin yayılmasında en büyük pay sahibi olan kişi olarak kabul edilir. Çoğu yerde Chillout’un “Spitual Father” ı olarak geçer..

O, Barselona’nın dışlarında Gerona’da Fakir bi inşaat işçisinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Gençlik çağlarında İngiliz kızlarını kovalamak amaçlı Barcelona’ya gece alemlerine gidip gelmeye başlayınca Dj lik ten büyülenmeye başladı. 1975’te sorumluluklardan kaçmak için ibiza’ya kaçtı ve oraya yerleşti. Kariyerine ilk olarak garsonluk yaparak başladı. Sonradan Dj’liğe geçişi ve seneler boyunca çalışmalarının sonucu 1991 de Cafe Del Mar ın resident dj i “Jose Padilla” oldu. 1994’te “React” label ından, ilk Cafe Del Mar albümünü yayınladı... Meşhur seri şu an 12. sayısına ulaşmış, ayrıca bunun yanında bir çok değişik isimli albümler yayınlanmıştır. Şu sıralar, mekanın kendi adını taşıyan ayrıca bi plak şirketi de bulunmaktadır.

1998’e kadar her ne kadar Padilla’ nın şarkıları, yaptığı toplama albümlerde yer aldıysada, ilk kendi albümünü (Souvenir) 1998’de Mercury Records’dan çıkardı. CD nin yapımında Paco Fernandez, Lenny Ibizzare gibi diğer chillout producerları ile çalıştı. 2001’de 2. albümü olan “Navigator” ı yayınladı.

Padilla bugün hala Cafe Del Mar’ın resident lığını yapmakla beraber, aynı zamanda dünyanın heryerinde sahne alıyor. Ayrıca Cafe Del Mar serileri ile alakası olmayan “Bella Musica” isimli yeni bi seri yayınlamaya başladı.

Café del Mar :


Ibiza – San Antonio’da bulunmaktadır. Turistlerin yaz boyu o meşhur “sunset at the cafe del mar” gurusunu yaratmış olan Jose Padilla’nın müziği eşliğinde gün batımını seyretmek için deliler gibi akın ettiği yerdir. İlk olarak “Ramon Gurial” , “Carlos Andrea” ve “Jose Les” tarafından 1978’de “The sunset Bar” olarak açılmıştır.

Tarzının ambient, chillout, easy listening olduğu mekan kendi CD lerini yayınlamaktadır. Dünya çapında bu güne kadar 9 milyondan fazla albüm satılmıştır. 2005 yazında denizin önüne kurulmuş büyük bir stage ile Cafe Del Mar 25 th yıl dönümünü kutlamıştır. Partide yine CD lerinde parçaları yayınlanan “Tom Oliver” , “Paco Fernandez” La Caina” gibi dj lere yer verilmiştir.


Trance müzik ve Tarihi


80’lerden bu yana gelişen elektronik dans müzikleri arasında bu resme en son katılan renklerden biri olan Trance, 90’ların başında ortaya çıktı. Bir süre kenarda kaldıktan sonra 90 ortasında sağlam bir geri dönüş yaptı ve günümüzde bu türler arasında en çok tercih edilen müzik oldu.

Yeni arayışlar...

Disco’dan bu yana çıkan elektronik dans müziklerinin çoğu Amerika’da ortaya çıkmış ve Avrupa’da gelişmişti. Alman kökenli Trance bu noktada bir istisna oldu.

90’ların başında House ve Techno kendilerine belli bir yer edinmiş, Acid House’un ortaya çıkışından sonra Avrupa’da ve Amerika’da ardarda yapılan büyük rave partilerle dans müziği Hardcore etkisine girmişti. Arayış içindeki müzisyenler Hardcore’dan uzaklaşırken oldukça farklı yönlere gittiler.

Hardcore’a tepki sayılabilecek Ambient, IDM (Intelligent Dance Music) gibi türler ortaya çıktı, Techno avant-guarde ve minimal bir yola girdi. Trance de bu arayış döneminin bir sonucuydu.
Sihirli formül...

Trance, 20 yıllık bir elektronik dans müziği zincirinin son halkalarından biriydi. Electronic New Wave, Industrial, Techno, Acid House, 80’lerin psikadelik müzikleri gibi birçok kaynaktan besleniyordu. 20 yılın deneyiminden güç alan Trance, son derece özgün ve yeni, bir yanıyla da insanlık tarihi kadar eskiydi.

İlkel kabilelerden günümüze farklı kültürler ve dinlerde birçok noktada yeralan müzikle transa geçme geleneği, Trance müzikte teknolojiyle buluşuyor, kabul görmesi kaçınılmaz bir formül gerçekleşmiş oluyordu.
Hardcore ve Rave’in yaygın olduğu bir zamanda ortaya çıkan Trance, başlangıçta oldukça sert ve soğuktu. Tempo ve ritmik yapı olarak Techno’ya benziyordu.

Güçlü bas melodileri üzerine, Acid House’un ortaya çıkmasına sebep olan TBR-303 ve çeşitli synthesizer kaynaklı seslerden oluşan üst melodiler Trance’in belkemiğini oluşturdu. Bu dönemde Avrupa’da yaygın olarak dinlenen "Euro" ya da "Club" denen melodik bir House türevi de Trance’in gelişiminde etkili oldu.

Euro’da tekrar edilen canlı ve duygusal melodiler, Trance’te birtakım değişimlere uğrayarak neredeyse durmaksızın devam ediyordu. Genellikle parça beat seviyesinin düşmesiyle bir noktada duruluyor, dinleyici melodiye odaklanıp bekletildikten sonra, beat canlanmış ve yenilenmiş bir halde tekrar müziğe giriyordu. Böylece takip edilen melodi uzatılarak müzikte bir anlatı ortaya çıkıyordu.

Frankfurt Acperience..
.



1991 yılında Dj Dag Lerner ve Rolf Elmer’ın "dance2trance" parçası Trance müziğe adını verdi.


Bu sırada Frankfurt kökenli Harthouse, Eye Q Records, R&S gibi Label’lar Trance’in gelişiminde önemli rol oynadı. Harthouse’u kuran Sven Vath, Heinz Roth Mathias Hoffman bu yönde çalışmalar yaptılar. Lerner ve Rolf’un "We Came In Peace" ve Hardfloor’un "Hardtrance Acperience" adlı parçaları erken dönem Trance sound’unun belirleyicisi oldu.

Arpeggiators, Spicelab, Barbarella, Oliver Lieb, Cosmic Baby gibi isimler ardarda Trance prodüksiyonları yaptılar.
İngiltere’den Goa’ya...

Paul Oakenfold gibi Dj’ler sayesinde İngiltere’de popülarite kazanan Trance; Acid Trance, Hard Trance, Ambient Trance gibi alttürlerin ortaya çıkmasına sebep oldu.

Avrupa’dan Hindistan ve Tayland’a kadar ulaştı, Psytrance ve Goatrance gibi belirgin ve güçlü bir yola girdi. Fransa’da Robert Miles, BT ve Sash gibi prodüktörlerin çalışmaları; Almanya’da ise Dj Taucher ve Paul Van Dyk gibi Dj’lerin etkisiyle Trance bugün dinlediğimiz haline yaklaşmaya başladı.


Sasha ve John Digweed New York’taki Twilo adlı kulüpte Amerika’yı Trance’le tanıştırdılar. 90’ların sonuna doğru Vincent de Moor ve Ferry Corsten gibi isimlerle Trance mainstream chart’lara girmeye başladı. "Carte Blanche", "Out of the Blue" gibi parçalar dünya çapında hit oldu. İnsanların bir zamanlar burun kıvırdığı Trance tüm dünyayı sardı ve elektronik dans müziğine büyük ölçüde hakim oldu.

Trance yaygınlaştığı ölçüde kötü taklitler ve seviyesiz prodüksiyonlar da arttı. Toplama Trance albümleri kamyon dolusu satmaya başladı, her yıl yenilenen Anthem’leri televizyondaki programların jingle’larına kadar girdi.

Progressive yönelimler..
.


2000’lere doğru artık yılın Dj’leri sıralamalarında Sasha, Digweed, Paul Oakenfold, Paul van Dyke gibi Trance üstadları en üst sıralarda köşe kapmaca
 
Onlar Trance’in temel özelliklerinden ayrılmadan tarzlarını geliştirmeye, farklı türleri de müziklerine katmaya başladılar. Ortalıkta dolanıp duran neşeli ve yüzeysel taklitlerin aksine, gitgide daha karanlık ve house’a yaklaşan soundlara doğru ilerlediler.

Progressive Trance’le beraber Trance, pop müziğin vokal gücünü de arkasına aldı. Yapılan her yenilik bambaşka bir sonuç ortaya çıkardığından birbirinden son derece farklı soundlar gelişti ve trance etrafında dolanan Dj’ler büyük ölçüde kişisel ve özgün tarzlar oluşturma imkanı buldular.


Tiesto, ATB gibi isimler boş kalan Anthem sahasını doldururken, Steve Lawler, Sander Kleinenberg gibi isimler Trance içinde farklı yönler çizdiler.

Hare hare...


Trance müziğin temelini oluşturan, insanı bir tür transa sokan yapı aslında müziğin temel özelliklerinden biri.

Bu özellik doğanın seslerinde de, hayvan seslerinde de, Reggae’de de, Bach’ın kanonlarında da var.

Bu özellik tekrara ve takip edilebilen bir melodiye bağlı. Tekrarlar sıkıcı görünse de insanı transa sokan şey, bu sıkıcılığın kendisi. Afrika kabile müziği, Sufi müziği, ve birçok dindeki ilahiler de bu özelliği taşıyor.

Budizm’deki mantralara, Hare Krishna’ların ayin müziklerine baktığımızda sürekli tekrarlar ve belli bir melodi üzerindeki varyasyonların insanları güçlü bir şekilde etkilediğini görüyoruz. Bu yapı dinleyicinin zihninde ayrıksı bir trans alanı oluşturuyor ve kişi varyasyonları takip ederken düşünme sürecine girerek bir iç yolculuğa çıkıyor.

Belli belirsiz sesler dinleyicinin dikkatinin hassaslaşmasına yolaçıyor. Müziği oluşturan seslere belli anlamlar, roller yükleniyor ve melodinin akışı içinde bir anlatı oluşuyor.

Kemerlerinizi bağlayın...


Diğer müziklerde melodi kısa tutularak tekrar edildiyor. Trance’te ise melodi bütün bir şarkıya yayıldığından parçanın içindeki anlatı kendi içinde giriş, gelişme ve sonucu olan anlatı bir öykü oluşturuyor.

Bu öyküler planlı bir set içinde anlamlı bir bütün olarak dizildiğinde ve işlendiğinde ise müzik dinleme deneyiminin kendisi bir iç yolculuğa dönüşüyor.

Üstelik malzeme aynı olsa da her dinleyici kendi zihninde kendi öyküsünü oluşturduğundan Trance etkileşimli olma özelliğini de taşıyor.

Bu nedenle partilerde ve kulüplerde kalabalığı yönlendiren, yolculuğa çıkaran Dj’lere halk arasında "pilot" adı veriliyor. İnsan psikolojisi, ortamın atmosferi, enerji etkileşimi Trance konusunda son derece önemli.

Dolayısıyla, kendini müziğe katmayı reddeden dinleyiciler Dj’i, suya götürüp susuz getiren Dj’ler ise dinleyicileri üzüyor. Pagan toplumlarında Şaman davullarıyla yapılan trans ayinleri günlerce sürerdi. Şimdi de kulüplerde ve partilerde teknolojinin şamanları olan Dj’ler iç yolculuklarımıza yön veriyor.

Olumlu şartlar altında gerçekleşen bir Trance partisinde ise bu yolculuğu kendine dair bir çok şey öğrenmiş, duygularına isim vermiş, hayat deneyimi edinmiş ve bunları tek bir söz söylemeden insanlarla paylaşmış olarak sonlandırmak mümkün.

Yapmanız gereken tek şey gözlerinizi kapayıp kendinizi açmak...

Trance; 1990lu yılların başlarında Avrupa’da gelecek vaad eden bir müzik türü olarak çıktı. Günümüzde de bu özelliğini devam ettiren, ümit verici mizik türlerinden biridir.

Trance Müziği çok geniş bir kapsama sahiptir; dinlendiği ve etkilediği alan düşünülürse, sınırlanın çok ötesine geçmiştir. Günümüzdeki popüler gruplar, sanatçılar, müziğin içinde bulunan kişiler arasındaki ortak görüş trance soundunun tüm albümlerin içine dahil edilmesinin çok doğru olduğudur.Trance başlangıçta ticari olmayan bir müzik türüyken; daha sonraları, her geçen gün daha fazla kişiye ulaşmaya başlayarak popüler bir müzik türü haline gelmiştir.

Artık, MTV ve Viva gibi popüler müzik çalan kanallarda ve basında çokça yer almaktadır.

Trance müziği; yetenekli Trance müziği Djleri, prodüktörleri ve büyük yapım şirketleri sayesinde popüler olmaya başlamıştır.Bu popülerlik sayesinde Pop ve Rock müziği yıldızları; Trance müziğinin bestecileri ve prodüktörleri ile iş birliği yapmaya başlamışlar ve bu soundu albümlerine katmaya başlamışlardır. Bu duruma en iyi örnek Madonna’nın “olgunlaşma çağından” olan albüm“Ray of Light 1998” dir. Bu albümün nerdeyse yarısında yüksek bir kaliteye sahip semi-trance soundunu hissedebilirsiniz.

Belki de dans müziğinin en belirsiz tarzına sahip olan trance, melodik olarak tanımlansa bile sahip olduğu özgün müzik tarzıyla kısmen house müziğinden türemiş diyebiliriz.

Trance müziği için belirli kalıplar çizilmemiştir, bu tarzın şarkıları rengarenk ritim niteliklerine sahiptir. Bu tanımladığımızı aslında bir başlangıç noktası olarak kabul ederek bir trance albümünü; içinde bulunan bas çizgisinin varlığı ile davul ve bateri desenleri taşıyan, çoğu zamanda içinde trampet vuruşları ile önemli anları vurgulayan, çok nicelikli işitsel öğelerle müziğin dokusunu en iyi şekilde oluşturan ritim güzelliğine sahip bir tarz olarak kabul edebiliriz.

Buna rağmen, tüm trance müziği için aynı şeyi söyliyemeyiz. Tümü bu profilin içine sığmaz, çünkü şarkıların sınıflandırılmaları daha çok çalan kişinin çıkardığı sound ile ilgilidir.

Trance türünü/ tarzını en iyi şekilde açıklamak istersek; dans müziği içindeki ayrı noktaları birleştiren, ya çok enerjik ya da chill out olan diyebiliriz.

Trance müziği genelde major ve minor akortlarının oluşturduğu “epik”soundunda olup, bu açıdan klasik müzik aletleri ile çıkan soundlara benzerlik göstermektedir.

Çoğu Trance soundu 4/4 vuruşlu tempoda olup; canlandırıcı özelliğe sahiptir; hızlanarak canlandırarak ve çoğu zamanda enerjik bir sentez oluşturarak, vuruşlarla yükselerek ve genelde yavaş yavaş gelen uzun solo bölümleri ilebir gerilim yaratır ve dans pisti içinde bir beklenti yaratır.

Vuruşsuz bas çizgileri ile genelde major ve minor akordlarını kullanarak, trance müziği genel epik formu ile ticari trance formu ve yan tarzları olan, Euro (Epic) Trance, Goa (Psychedelic, Psy) trance, Hard Trance, and Progressive Trance olarak vardır.

Bloklar İnşa etmek


House ve Techno’u “güç sağlama” ya da Trance’in “yakıtı” olarak değerlendirirsek, trance’i en iyi şekilde anlatmaya çalışmış oluruz. Evet, bazı yönlerden Trance, House ve Techno’dan türeyen bir türdür.

Ama bu türemeyi sadece uygun güç sağlanması olarak nitelendirmeliyiz. Daha da önemlisi Trance’in ana çıkış noktası Batı ve Antik Batı kültürünün dinsel ve tinsel köklerinden türemiş olmasıdır. Aslında şaşıtıcıdır ki, bizi çevreleyen dünyada Trance Müziği uzun yıllardır varolmuştur.

Daha da açmak gerekirse bir müzik prodüktörünün başlangıç noktası aşağıda yazılı olan her maddenin oluşturduğu en basit Trance albümünde mevcuttur(solid, house-powered beat and energetic, techno-powered progressive sound).

İnişler ve çıkışlar
16. ve 32. notaların kısa örnekleri
İlahiler
Yüksek major ve minör akortları

Bu saydıklarımız trance için en gerekli olan öğelerdir. Hepsi o kadar önemlidir ki albümdeki soundu tamamen değiştirebilirler. Herhangi birinin eklenmesi ile soundu Trance’a çevirebilir.

Tarihçe ve Gelişim


Trance Müziğinde dini kökleri olan ruhsal ögelerden oluşan Şamanizim ve Budizm izlerini görmek mümkün.

Bu önemli bilgiyi göz önünde bulundurarak; Trance’ın yaşının yüzyıllar öncesine dayandığını tahmin edebiliriz.

Günümüzdeki Trance soundu 1990lı yılların ilk başlarında Almanya’da doğmuş olsa da ‘Trance Markasına’öncülük eden Dragon Fly gibi soundlar 1990lı yılların sonunda ortaya çıkmıştır.

Bu sound özelliğine sahip Goa Trance ve Psy-Trance tartışılır bir şekilde daha da eskidir.

Hindistan ve İsrail’de Clublara gidenler tarafından ortaya çıkan ilk Trance Albümleri ise kendilerinin oluşturduğu yeni bir stil ve dans pistleri için yeni bir sound olmuştur.

Yine tartışmaya açık olarak; Techno, Trance’ın ve House’un birleşimi, ilk zamanlar için tempolu ve ritmik özelliklerinden oluşan ama bunun yanında da daha yüksek soundlu melodileri ile popüler house stilinden esinlenmiş bir şekilde clublarda çalınmıştır.

Lakin, Trance’ın melodileri Avrupa/ Club House kültüründen farklılıklar göstermektedir. İkisi de duygulu- heyecanlı ve canlandırıcı özelliklere sahip olsa bile, House müziğinin yaptığı gibi ‘çevreyi zıplatma’ özelliğine sahip değildir.

Bu Erken-Trance olarak nitelendirdiğimiz Trance’ın ilk zamanları yukarıda da açıkladığımız gibi ‘İlahi Müzik’ özelliklere sahip olduğu söylenebilir ve türüne özgü olarak şarkının çözülme bölümleriile melodiye bir kaç saniye odaklanmadan önce yenilenen yoğun sound ile tempoyu getirir.

Böylelikle Trance Müziği Avrupa’da popüler olmaya ve çok hızlı bir şekilde yayılmaya başladı ki, kaçınılmaz bir şekilde Trance Stili gelişmeye ve her geçen gün daha fazla Dj ortak bir şekilde Trance Müziğini kullanarak daha büyük bir kesime hitap etmeye başlayarak, daha ticari bir müzik türü olmaya başladı. Gelenksel Trance Stilinden çıkmış artık daha fazla türevleri olan bir müzik türüne dönüşmüştür.

1990’lı yılların ortalarına doğru trance Müziği artık ticari olarak bakıldığında da dans müziğinin vazgeçilmez türlerinden biri olmuştu. Artık gayet popüler olan daha keskin hatları ile House’un yerine uygun bir şekilde doldurmaya başlamış, davul-bass kombinesinden daha sakinleştirici ve dinlendirici olmuş ve Techno ya kıyasla daha ulaşılabilir biz müzik türü olmuştur.

Günümüze kadar, Trance Progressive House ile eşanlamlı iki kelime gibi kabül görmüş, aslında aynı müzik içinde sınıflandırılmışlardır.

‘Progressive’ ticari başlığı ile Brian Transeau (BT), Paul Van Dyk, Ferry Corsten (Art of Trance/ Trance’in Sanatı) gibi sanatçılar ,ve Underworld; ilk prodüktörler ve remix ile uğraşan sanatçılar epik duyguları ve duygusallık içeren bir stili öne çıkarmışlardır.

Bu arada Paul Oakenfold, Sasha, ve John Digweed gibi djler de daha önceden kaydedilmiş olan mixlerin satışlarları ile, bu soundu dinletmeye başlamışladır.

1990’lı yılların sonlarına doğru Trance muazzam bir şekilde ticari bir müzik türü olarak devam etmiş; çok fazla sayıda çeşitli türlere de ayrılmaya başlamıştır.

Belki bir sonuç olarak, benzer şeylerde Djlerde de olmuştur. Örnek olarak , Sasha ve Digweed; Progressive Sound’u ön cephelere beraber taşıyan bu ikili, yükselen ‘Deep Trance/ Derin Trance’ stilini daha yükselen ‘karanlık mix’ yapmak yerine, bu sound ile ilgili herşeyi 2000 yılında bırakmışlardır.

1996 yılında ‘yeni Trance olgusu’ İngiltere’nin kalbinden gelerek İngiliz Clublarında ve daha sonra da ‘Clubberların Adası’ olarak bilinen Ibıza’da yeni ufuklara bir ‘fenomen’ olarak devam eder.

Epik kurulumlu albümler, muazzam bir çözülme gösteren ve canlandırıcı etki ile, en son noktaya ulaşan ATB ve Delirium Soundları...Robert Miles, Sash ve BT gibi çok tanınan prodüktörlerle beraber; bu soundlar müzikde yeni bir enerji ve heyecan arayan dinleyicilerin kalbini kazanmıştır.

Dünyanın her yerinde ağır adımlarla ilerleyen Trance Müziğinin etkisini incelemek çok ilginçtir.

İsrailliler ve İsveçliler yeni soundlar üretmeye devam ederken Amerika ve Doğu Avrupa marketlerinde Trance Soundundan; çılgın Avrupa marketinde absorbe olmuştur. Bu arada İngiltere ve Canada; Hard Trance sınırlarını zorlayarak, Hard House gibi bir anda ortaya çıkan yeni tarzlar oluştururlar, bu ortaya çıkan Trance ve House müziğinin bir birleşmidir.

Tarz içinde gösterdiği çeşitlilik insanı gayet tatmin ederek, kaçınılmaz bir şekilde kendi başarısının kurbanı olmuştur. Trance yapımı Djler mesela Paul Van Dyk; halen aynı tarzı icra eden bi Trance Dji olsada, eskiye göre kıyaslandığında, türü oluşturup daha sonra bir kağıt parçası gibi bir kenara atmışlardır.

Fakat bunun yanında, 1990lı yılların ortalarındaki ‘Gerçek Trance’ hayranları, tarzı tekrar eski yerine getirmek için çabalayıp, sonunda hakkettiği yere getirirler.: Akıldaki müzik olmak , kalabalık için değil ...

Ticari Trance Müziğinin bulunduğu rota ‘dans’ olarak geri dönmek veya Progressive veya ‘epik dans’ müziği olmuştur artık. Hangi rotayı takip ederse etsin, Trance; dans müziğinde bir Rönesans Dönemi olarak hatırlanacaktır.

Şu anda da hala geçerliliği olan Trance Müziği, içinde geniş bir yelpaze şeklinde bulundurduğu tarzlar ile genişlemeye devam ederek en parlak Djleri bünyesinde barındırmaktadır.

Goa Trance


Goa Trance; elektronik müziğin bir formu olup, Hindistan’ın bir bölgesi olan Goa’da ortaya çıkmıştır. Müzik; popüleritesini kökleri Goa bölgesindeki, 1960lı yılların sonları, 1970li yılların başındaki ‘hippi mecca’dan alır. Buna rağmen günümzdeki Goa Trance stili o zamanlardaki gibi aynı şekilde varolmamaktadır.

1970li ve 1980li yıllardaki turist akımından sonra, bir grup merkez olarak Goa’da kalmış, müzikdeki gelişmelere ve müziğin yanında diğer aktivitelerle; yoga, eğlenceler eşliğinde uyuşturucu kullanımı ve çeşitli ‘New Age’ akımlarına konsantre olmuşlardır.

Techno stiline giriş ve Goa Tekniği ile Goa Trance stiline dönüşmüş ve ilk öncüleri ile ‘Goa Gill’ ve ‘Mark Allen’ olmuştur. Bir çok ‘partiler’ (alemlere benzeyen) ile Goa döndürülerek tamamen bu tarz müziğin içine girerek diğer ülkelerde de bu ‘alemlerde’, festival ve partilerde de çoğu zaman çalınan, Trance’ın diğer stilleri ve Techno ile birleşme sağlamıştır.

Goa, esasen ‘Dance-Trance’ müziği olarak (oluşum yıllarında Trance Dance olarak işaret ediliyordu) enerjik temposu ile, genelde hep 4/4 ve 16.dan 32. notaya gider.

Türüne özgü bu sayı ile parçanın ikinci yarısında çok daha enerjik bir yapı kurulur ve sonra oldukça incelerek/ azalarak sona hızlı bir şekilde varır.

Genelde 8-12 dk. arasında sürer, diğer Trance türlerine göre farkedebilinen, daha güçlü bass çizgilerine sahiptir ve canlı soundları içinde bastırma özelliği vardır.

Goa Trance partilerinin farkedebilinen, ayırd edici bazı özellikleri vardır: “flouro (ışınır/floresan özelliği), kullanımı kıyafetlerde ve dekorasyonda görülebilir. Bu görüntüler genellikle Hinduluk ve diğer dini (özellikle doğu)ayinlerde rastlanan, mantarlar (ve diğer uyuşturucunun gösterdiği görüntüler) şamanizm ve teknolojik şeyler ile ilişkili olmuştur.

Goa Trance’ın İsrail’de önemli bir sayıda takipçisi vardır. Bunun sebebide ‘eğlence kabilinden’, bu bölgeye gelen askerlerdir. Şimdi Goa Trance’ın büyük bölümü İsrail’de prodükte edilmektedir. Ama bu prodüksiyon ve tüketim demin de söylediğimiz sebep yüzünden aslında global bir fenomendir.

Goa Trance etkilenmiş olarak 1990’lı yılların 2.yarısında sonra Psychedelic Trance’ a dönüşmüştür. Trance’ın diğer türlerine nazaran iki türde genellikle ticari olmayan ve pek de bilinmeyen türler olarak kalmışlardır.

Goa Soundu genellikle clublarda ve Ibiza gibi eğlence yerlerinde, partilerde ve festivallerde rastlanan bir türdür. Çok kısa bir dönem için 1990lı yılların ortalarında, Paul Oakenfold da içinde bulunduğu bazı Djlerin desteği sayesinde, anlamlı bir ticari başarı kazanmıştır. ‘Adı duyulmamış sanatçı’ muhtemel Goa Trance yıldızı olmaya en yaklaşmış kişidir.

Psychedelic Trance


 
Psychedelic Trance (genellikle Psy Trance isimiyle hatırlanan), Trance müziğinin bir başka türüdür ve 1990lı yılların sonuna doğru geliştirilmiştir.

Trance müziğinin diğer türlerindne olan house ve technoya nazaran daha hızlı bir tempoya sahiptir; dakikada 125-150 Bpm. Bu türün çok güçlü bir bass soundu vardır ve devamlılığı olan bu temposu ile diğer bir çok ritme göre farklılıklar gösterir.

Trance’in bu türü, İngiletere’de çok popülerdi. Ama doğru söylemek gerekirse global bir fenomendir; ve çok ilginçtir ki bir çok Amerikalı ve israilli sanatçı tarafından da temsil edilmektedir.

2002 yılında bir çok japon sanatçı, ingiliz djlerden etkilenerek bu türü kullanmaya başlamışlardır. Dünyanın her yerinde bulunan clublarda ve dans pistlerinde minimalist trance, progressive trance, ambient trance ve goa trance ile beraber psychedelic trance da çalınmaktadır. Goa ve Psychedelic trance müziğinin karışımı bir çok trance dinleyicisi tarafından çok popüler bir müzik türü olmuştur.

Psychedelic trance yapan bazı popüler sanatçılar arasında Astral Projection, Space, Tribe, Infected Mushroom, Atmos, Total Eclipse, Cosmusis ve Simon Postford’u sayabiliriz. Psychedelic trance genelde açık hava festivallerinde çalınan bir türdür.

Bu festivallere giden kişilerin "büyük bölümü", tartışmasız, Magic Mushroom (Sihirli Mantarlar) ve LSD kullanırlar. Festivaller genellikle min. 24 saat süren etkinliklerdir.

Ambient Trance


rogressive trance’in öncüsü olarak çıkan Ambient trance, trance türleri arasında; hayalci, hipnotize edici, kültürlü diyebileceğimiz bir stili vardır. Genellikle Alman yapımı olup atmosferik/ havadar mekanlarda epik melodik dizisi halinde ve bazende senfonik düzenlemelere sahip bir türdür.

Ticari olduğu düşüncesine kapılınmamalıdır, Ambient Trancedaki ortak görüşe göre ünlü sanatçıları olarak ATB veya Darude’i sayabiliriz.

Zaman zaman erken acid hareketinden bazı ögeler ödünç alarak; örnek olarak “rezzy 303 leads” ve minimal perkisyonu, kendine Goa Trance’in tinsel ögelerini ilk marka olduktan sonra içine alan Ambient Trance, genelde unutulmuş ama etkiliyici stili ve eğlendirici tarzı ile müzikte hep varolmuştur.

Bazen “old school trance’ı” olarak da adlandırılmıştır. Bunun da sebebi şimdi popüler olan daha sert tarzlara göre daha geride kalmış olmasıdır.
Ambient Trance, dans müziği tarihçesinde içinde spesifik ögeler olan bir tarz olarak varolmuştur.

Güncel club yönlü sesler ile, ambient albümleri; Orb ve diğer ilk dans öncüleri tarafından mix yapılan, bir çok prodüktörler ve Almanya ile İngilteredeki Djler sayesinde dikkat çekmeye başlamışlardır.

1990ın ilk yıllarında Alman müzik adamı Harold Bluchel (Aka Cosmic Baby) klasik piyano ve sintizayzır melodileri ile deneme yaparak techno ritimlerine kontrast oluşturmuştur; ve 1993 yılında, günümüzdeki en popüler trance şarkılarından olan “Cafe Del Mar” (pseudonym energy 52) ortaya çıkmıştır. Ve bu şarkı hala günümüzde mixlenmektedir.

Şimdi veya daha sonrası içinde Trance’ın belkide en verimli figürü olarak söyliyebileceğimiz isim Oliver Lieb dir. Sayabileceğimiz diğer isimler ise; Paragliders, The Ambosh, Spice Lab ve LSG dir.

Lieb, 90lı yıllarda her trance prodüksiyonunu remixlemiş ve bugün bile çalışmalarına devam etmektedir. Albümleri çoğu tarzı kapsar; tribal etnik fusiondan tutun spacey trance’a den techno’a kadar.
Lieb, Paul Van Dyk gibi kişiler trance müziğinin tanrısı sayılan kişiler olarak düşünülmektedir.

Böyle düşünülmesini sağlayan çok fazla sebep vardır; neden çünkü bu kişiler sayesinde, tarz hala çok güçlü ve önemli olarak dünya dans kültürü içinde varolmaktadır.

Bütün tarzlar gibi, Ambient Trance da 90lı yılların ortalarında değişimler göstermeye başlamıştır. Artık daha sert ve daha progressive bir sounda sahip olmuştur.

Ama bunun yanında bir çok prodüktör hala aynı şekilde “intelligent trance” ile aynı çizgide devam etmektedirler. Bunların arasında Humate, Salt Tank, Lieb ve Paul Van Dyk sayılabilecek isimlerdir.

Bir çok dans müzik hayranı; Trance’ın ilk ve 90lı yılların ortalarına kadar olan dönemdeki en güzel ve en esaslı albümleri “good old days”/ “ eski iyi günler” hala günümzde hatırlanmaktadır.

Progressive Trance


 

Trance’in bu tarzı “euro trance’dan” daha derin bir niteliğe sahiptir. Daha derin bir eğilimi olup ama daha az bir ticari anlayışa sahiptir. Genellikle 130-140Bpm den daha yavaştır ve içinde çok çeşitli soundları barındırır.

Bir çok progressive renk ile breakbeat ve tribal techno soundunu kullanır. Progressive müzikdeki bu ayrım Euro trancedakinden çok daha incelikli olup hiç bir zaman “uplifting” olmamıştır.

Progressive müzik daha ince bir yapı ve düşüşler ile dj tarafından tüm gece icra edilir ama bunun yanında Euro müzik ise kendi düzeninde inşa edilmiştir.

Son zamanlarda bir çok progressive tarz örneği albüm daha derin tribal soundlara ve “break”lere sahiptir. Bu daha çok “progressive house”olarak adlandırılır.
maksatli Kullanıcısının Mesajına Toplam 2 Kullanıcı Teşekkür Etmiş

Mesaj: #12
06-02-11 00:21
maksatli


Kayıt: 22-06-2009 16:27
Mesaj: 438
Ülke: Türkiye
Bay maksatli ÇevrimDışı
CVP: Müzikle İlgili Bilgiler
AOR
Bu tür genelde bir Amerikan fenomenidir. Başharflerin açılımı Adult Oriented Rock anlamına gelir. Bu türün en belirgin özellikleri arasında yüksek perdeli ve notasyona sahip vokaller, gitar soundu orta derecede ama heyecanlıdır ve mükemmeli yakalamaya çalışır. AOR'da klavye son derece önemlidir. Liriklerde aşklar, kişisel problemleri konu alan dramatik sözler dikkat çeker. En önemli temsilcileri Survivor, Foreigner, Styx, Kansas, Journey, Loverboy,... olarak gösterilebilir.

ALTERNATİF
Bu biraz belirsiz bir türdür... Smashing Pumpkins ya da Pearl Jam gibi çok sayıda müzik topluluğu dahil edilir. Bu tür grupların çok büyük satışlara ulaşmasının yanı sıra müzikle işlenilen lirikler garip denilecek tarzdadır. Post-Grunge, 1990'ların Punk-Metal'ine benzer, Rap ya da HardCore'u andırır bir karışım olabilir. Türler arasında ki ayrımı körelten ya da sınırları geçen bir tarzdır. Değişik sound ve liriklerle aslen ticari kaygıdan uzak bir noktadadır.

BAY AREA
Speed benzeri, ancak teknik açıdan daha fazla hüner ve ustalık isteyen bir türdür. Öncüleri; Exodus, Testament, Death Angel, Vicious Rumours, Overkill, Megadeath ve Metallica'dır. Günümüzde hafif punk ya da thrash etkilenimi de kabul edebilen hızlı, güçlü ve iyi yapılmış metal için kullanılır.

BLACK METAL
Tartışmaya açık olarak gösterilsede Venom tarafından ortaya çıkarılmış bir türdür. En extreme formu olan ise liriklerde ökültizm'i konu alanlardır. Bu exterme formda Hırıstiyanlığın kusurları ortaya çıkarılır ve geleneklere saygısızlık vardır. Daha ılımlı formların da ise ökültizm karşıtı ya da yanlısı bir tutum olmadan, makyajlar, imaj ve liriklerde ele geçen her şeyden istifade söz konusudur. Her iki formda da bolca, haç, kafa tası, siyah deri ve duman kullanılır. Eski örnekleri Mercyful Fate, Venom, Morbid Angel, Deicide, Slayer ve Bathory'nin ilk dönemleri sayılabilir. Daha yakınlarda ise işi kiliseye *****ürebilen Norveç'li gruplar vardır. Bu dönemin örnekleri ise Witchfinder General, Witchfynde, Quartz, Mayhem, Marduk, Dark Throne, gibi gruplar sayılabilir. Her iki dönemin de pekçok grubun, daha çok korku yaratan imajla etki yaratma çabası dikkat çekmektedir. Olayın diğer tarafında da Hırıstiyan Rock vardır ki en ünlü örneği Stryper, dinlemeye en çok değeni ise Mass, en parlak örneği ise Trouble olarak gösterilebilir.

BLASTBEATS
Thrash'te ki davulların oldukça hızlı kullanılması ile ortaya çıkan bir
türdür. Bu tür artık GrindCore, Death Metal ve Black Metal'de de kendine yer bulmuştur. Herhangi bir derinliğe ya da güce sahip olmayan hızlı bir sound'dur.

DEATH METAL
Konularının tamamı neredeyse hayali olan bir türdür. Kan ve vücut parçaları önemli objelerdir. Önde gösterilen örneklerden Cannibal Corpse en önemlilerindendir. Ayrıca, death metal'de blastbeats'e, grindcore vokallere, doom korolara sıkça yer verilir. Thrash'in peşinden doğan daha kült ve tutucu bir underground yapıdır.

DOWN-TUNING
Gitar tonları daha düşük tutulan bir türdür. Tekniği hakkında söyleyebilecek fazla bir bilgimiz yok fakat tüm bu düşüklüğün sonunda daha heavy riff'ler, daha yoğun bir sound ve tellerin titreşimi elde edilmektedir. Bu günlerde grunge, doom ya da death metal'de de sıkça kullanıldığı görülmektedir. Bu türe verilebilecek en ünlü örnek Sabbath'tır.


EURO-METAL
Bu daha çok Danimarka, İsveç ya da Alman metali ile ilgili bir türdür.
Derin, duygulu, gizemli, melodik tonlar heavy ise gothic metal ile sonlanır. Bu tonlar hafifledikçe Euro-Hard Rock'a dönüşülür. Bu sebeple Euro-Metal olarak anılabilecek gruplar geniş bir yelpazede yer alır; Scorpions, Accept, HeavyLoad, GraveStone, Helloween, Mercyful Fate, Overdrive, Picture ve Rage...

EXTREME METAL
Pek çok açıdan kalıplara zorlayan bir tarzdır. Kısaca, enuçta ki, o an için son noktada ki tür diyebiliriz. Norveç Thrash gruplarının uç noktası, "Distortion" gibi ındustrial sound'lar ve biraz gürültünün karışımıdır. Eyehategod, ya da Brutal Truth da olduğu gibi doom, death, grunge'ın bir arada kullanılması olduğunu da söyleyebiliriz.

GOTH METAL
Ortaçağa ait zindanlar, ejderhalar, klasik, doom korolar ve düşsel lirikleri
vardır. Rainbow'da belirgin olan bu tür, bazı Sabbath, Prıest, Dıo, Maiden parçalarında da yer almıştır. Daha sonraları Yngwie Malmsteen, Savatage ve Mercyful Fate gelmiştir. Bu günlerde ise bu türe örnek olan gruplar ise; Cemetary, My Dying Brıdeve Paradıse Lost olarak sayılabilir. Liriklere bakacak olursak; Kaleler, ejderler, vampirler, şovalyeler, büyücüler ile Avrupa'ya aittir. Sound ise karanlık ve özellikle gitar sololarında, klasik müzikten etkilenmiş bir "Euro" sound'dadır. Teknik açıdan etkileyici olmakla birlikte, kasvetli ve ciddi tonlar bir kaç albüm sonra sıkıcı olabilir. Gotik Metal, uçlara yaklaştıkça doom ya da death'e dönüşür.

GROOVE
İnsonı harekete geçiren, headbang'e ve çılgınca eğlenmeye iten, oldukça enerjik bir türdür. Groove'un babası AC/DC'dir. Maıden ve Dıo'da sıkça bu türe yer verir. Aerosmith'in "Draw the line" belki de bu güne kadar yapılmış en iyi groove parçadır. "Sick as adog" , "Adam!s apple"da da groove yapılmıştır. Fakat bu işin patronu Accept'tir. "Restless and wild","Aiming high","Man enough to cros" ve "Bound to fall"u dinlemelisiniz. 1990'ların başında Mustaine ve Trouble bayrağı kapmışlardır. Şimdi ise Entombed, Dismember ve Dearly Beheaded gibi death'e yakın gruplar daha çok grınd kokan bir groove yapmaktadır. Kısacası groove, metal müziği, diğer müziklerin ötesine *****ürmektedir. Bu büyülü kıvılcım en iyi bir metal aksamla çalışmaktadır. Bu iyi metal'in insanı yerinden hoplatmasının sebebidir.

GRUNGE
Bu tür, punk ve metal'in zekice evliliği sonucu 1980'lerin sonunda
Seattle'da ortaya çıkan bir türdür. Temsilcileri; Nirvana, Green River,
Screaming Trees, Tad, Soundgarden, Mudhoney, Mother Love Bone, Swallow, Fluıd, Melvins And Wipers, olarak sayılabilir. Tür diğer şehirlere ve sound'lara yayıldıkça Pearl Jam ve Stone Temple Pilots türün önemli elemanları haline geldiler. Bu günlerde ise grunge, metali diğer alternatiftürlere bağlayan bir köprü vazifesi görüyor. Aslında grunge, alternatif etiketi yapıştırılan ilk tür olmuştur..

HARDCORE
Bu tür dazlaklarla, ırkçılarla, slam dansla ve skaleboard'la birlikte anılan thrash-punk ya da speed-punk'tır. 1980'lerin sonunda hardcore ile thrash metal arasında ki sınırı silen gruplar oldu. Bunları punk'tan thrash'e doğru saymak gerekirse; The Descendants, Corrosion Of Conformity, DRI, Suicidal Tendencies ve Anthrax diyebiliriz. Crossover gibi tamamlayıcı öğeleride barındırır. Lirikleri bir tarfa bırakılırsa hardcore her zaman thrash'tir, thrash'te hardcore'dur. 1990'lar da ise hardcore'un öfke ve ahlak çöküntüsü Biohazard, Pro-Pain ve Pantera gibi gruplara sızmıştır. Lirikler politik ve iğneleyicidir ve yogun bir biçimde sokak dili ve argo sözler kullanılır.

HEAVY METAL
Sanırız bu konu üzerine sayfalarca yazı yazılabilir. Fakat pekçok albüm kıritiğine bakarak şöylece anlatılabilir; 1. Agresif gitarın kullanıldığı rock türleri için verilen genel bir isimdir. Örneğin;Aerosmith ve Accept, heavy metal'dir ama REM değildir....
2. Fakat farklı bir şekilde bakarsak Machine Head heavy metal'dir, ama
Aerosmith değil diyebileceğimizden dolayı, neden bahsettiğimizi anlamanız gerekir. Metal'de daha çok doom, şiddet ve hız vardır. Hardrock ise; daha Amerikan varidir, içinde, optimizm, civcive benzeyen elemanlar, diğer civcivleri anlatan elemanlar ve herkesin sevebileceği parçalar yazan elemanlar barındırır. Bazı örnekler vermek gerekirse HeavyMetal; Black Sabbath, Metallica, Anthrax, Pantera, Slayer, Judas Prıest, Ozzy Osbourne...... HardRock; Dokken, Angel City, White Lion, Slaughter, Poison, Aerosmith, Van Halen, Kiss..... İkisinin Arasındakiler; WASP, UFO, Deep Purple, AC/DC, Whitesnake,.......

INDUSTRIAL
İtici güç olarak bilgisayar teknolojisi kullanılan bir türdür. 1970'lerde
elektronik, "psychedelic" olarak başlamıştır. 1980'lerde "synth-pop"
olmuştur. Günümüzde ise birkaç yerde kullanılmaktadır; Psychodelic, dans müziği ve industrial metal. Bu türde ki gruplara örnekler; Ministry, Nine Inch Nails, White Zombie, Skrew, Bile, Filter, Prick'tir. Not: Psychedelic; Her hangi bir uyuşturucu madde almadan kendinden geçebilme olarak tanımlanır.

NWOBHM (New Wave Of British Heavy Metal)
İngiltere'de 1979-1980'de Iron Maıden, Saxon, Motorhead, Angel Witch, Samson, Tygers Of Pan Tang, Quartz ile başlamıştır. İsminden de anlaşıldığı gibi İngiltere orjinli bir türdür. Evet az önce saydığımız gruplar, daha sonra bu topluluga katılanlar ise; Chateaux, Savage, Wicthfinger General, Fist ve birkaç diğer gruplar.Punk'ın ortaya çıkışından sonra NWOBHM metal sahnesinin itibarını ve kuvvetini tazelemiştir. Tür Avrupa'da da büyük yankı uyandırmıştır ve bu yankı halen devam etmektedir. Müzikal açıdan büyüseldir ve ilk örneklerinde ki saflık, oşkunluk ve ilhama başka yerde rastlamak zordur. NWOBHM gruplarının tamamı bir bütünlüğün bir parçasıdır ve bu tür, EDDIE ile büyüyenler de nostaljik duygular yaşatır.

O.T.T. (Over The Top)
Motorhead kökenli bir tür olabilir. Manik, hoşgörülü ve limitleri aşan bir
türdür. 1970'lerde ki Rainbow'un "Kill the king" paeçası iyi bir OTT
örneğidir. 1980'lerin başında metal daha heavy hale geldikçe OTT, daha çok kulakları sağır eden bir speed, makineli tüfeği andıran çift cross davuldan oluşan bir ses duvarı yapan gruplar için kullanıldı. İlk OTT örneklerinden birisi Accept'in "Fast as a shark" parçasıdır. Modern OTT içinde sayılabilecekler ise Slayer'ın yaptığı hemen herşey, grindcore ve thrash'in yarıya yakını ve Judas Prıest, OTT grubu olmamasına rağmen onların "Leather Rebel" parçalarıdır. Terim daha yaygın kullanımda ise ultra- heavy ödün vermeyen hızlı metali anlatır.

POP METAL
Hafif AOR benzeri, melodik hardrock türevi bir tarzdır ve genç nesil
insanını hedefler. Daha az metaliktir. Kibar yapılan türden Amerikan
hardrock'una çaktırmadan yapılan bir kayıştır. Bon Jovi'nin son dönemleri olabilir.

POWER METAL
Bu tür tamamen speed, thrash olmayan ama OTT sınıfına da girmeyen gerçekten heavy sounda sahip grupları anlatır. Örnekleri Running Wild, Helloween, sayılabilir. Pek çok power grubu elemanı yetenekleri ile övünür ve bazen progressive doğru kayabilirler. Yani power metal yoğundur, oldukça heavy'dir ve elemanlar virtüözik yapıya sahiptir.

PROGRESIVE METAL
Progresive rock ve heavy metal'in evliliğinden doğan türün öncüsü Rush ve daha sonra 1980'lerin gruplarından Queensryche ve Fates Warning olmuştur. Dream Theatre'in başarısıdan sonra Morgona Lefay, Tad Morose, Cynic, biraz biraz Iced Earth, yine biraz biraz Blind Guardian progresive metal'in değişik dallarında yer almışlardır. Uzun parçalar, fantastik lirikler ve
operavari bir söyleyiş içerir.

PUNK
1970'lerin sonunda Sex Pistols, Damned, Adverts, Ramones, Dead Boys, Saints, Clash, Eater ile başladı. Daha sonra US Hardcore grupları ortaya çıktı, örnekleri; Dead Kenedys, Black Flag, Descendants,... Şimdi ise daha yumuşak olan 1990'lara ait pop-rock grupları olan Green Day, Offspring, Rancid, Bad Religion, var ve her gün daha fazla taraftar topluyorlar. Müzik ise tekdüze, hızlı, hünere gerek duymayan basit bir heavy metal'dir. Lirikler ise genellikle politiktir ya da gençlik bunalımlarıdır.

RETRO METAL
Bu isim genelde Black Sabbath etkilenimli gruplara verilir. (Cathedral, Paul Chain, Serpent,..) Ancak, daha çok eski, blues tabanlı ve iyi kayıt
kalitesine sahip grupları anlatır. Ayrıca bazı eski gruplara eğilimi olan
gruplar için de kullanılır. Örneğin; AC/DC, Aerosmith, ya da Led Zeppelin'e benzeyen gruplar için... Retro grupların yarısı aynı zamanda Roots Metal sayılır.

ROOTS METAL
Bu tür için roots rock'ın metalik ya da hard rock formu diyebiliriz.
Southern (Güney) Rock, biraz blues, country ve boogıe boogıe tonları da içerir. Roots Rock adı ise; bu tür 1950'lerin rock'undan kaynaklandığı için verilmiştir. Roots Rock grubunda ki isimler arasında; The Del Lords, John Cougar Mellencamp, Springsteen, Bad Company sayılabilir. Daha Southern olanlar ise Lynyrd Skynyrd ve Molly Hatchet'dir. Daha heavy olan roots metal'de ise, Junkyard, Dangerous Toys, Salty Dog, Cats IN Boots, Company Of Wolves, Havana Black, Four Horsemen, Brother Cane, Cry Of Love, Jackyl ve daha geç dönemde ise Cinderella ve Poison yer alır. The Tragically Hip, Blue Rodeo, Tom Cochrane ve Britanya'dan Thunder'ın yasal anlamda ki zayıf çabalarına karşın, Roots Rock sayılabilmek için, bir grup Amerikalı olmak zorundadır. Roots Rocker'lar Amerikayı severler ve onun için yas tutarlar. Çok fazla içmelerinin nedeni de bu yas'tır.

SPEED METAL
Bu türün tanımı adından anlaşılır zaten. Genelde OTT'ye benzer. Speed Metal, thrash ya da çok aşırı düzenli ritmik olarak yapılabilir. Fakat daha çok thrash'tir. Çünkü; bir çok grup sürekli 78 RPM'de çalmanın estetik sınırlarını farketmiş ve metal'in ultra-heavy, groove formlarına kaymıştır. Metallica, Megadeth Slayer bu yolu seçenlerdendir. Anthrax ise bir kaç
kayıtta bu yolu seçmemiştir. Fakat "Sound Of White Noise"da ışığı görmüştür.

THRASH METAL
Bu terim yanlış olarak ultra-heavy ya da speed olan herşey için kullanılır.Şöyle tanımlayabiliriz; 1: Aktif black metal'den daha az extreme koyu metal sayılabilecek her şeydir. Asla kadın-erkek ilişkileri ile uğraşmaz, ya da hiç kimsenin "dişi" tarafıyla ilgilenmez. 2: Her zaman hızlıdır. 3: Thrash genelde kötü gibi çalınır amaç yokmuşcasına. 4: Vokallerde, cehennemden gelen kusarcasına hırıltılar vardır ve yüzünüzde bir tokat gibi patlar. 5: Thrash genelde çok itina gösterilmeden kaydedilir (Venom, Possessed,
Bathory, Brutallity) ve bu itinasız kaydın nedeni birşeyleri ispatlama
çabasıdır. Thrash gruplarının ispatlamaya çalıştıkları şey ise kafanıza bir kurşun sıkıp size bakacak insanlarla dolu bu çirkin dünyada, çirkinlerin en karasının kendilerinin olduğudur. Sound açısından ise thrash, 1990'ların rap'i ya da 1970'lerin sonunun punk'ı gibi hasta bir gezegenin, hasta yansıması olacak şekilde vahşi bir dürüstlük içindedir.

TRADITIONAL METAL
Zaman geçtikçe bu terim 1970'leri anlatmaktan çok 1980'lerle ilgili olmaya başlıyor. Türde yer alan gruplar ise içinde heavy, gotik, progresive öğeler barındırır. Judas Prıest, Dıo, Iron Maıden, Slayer, Accept ve belki
Helloween örnektir.

URBANCORE
Bu sokak kökenl savaşır gibi bir hardcore'dur ve hardcore punk, power metal ve rap'in karışımıdır. (Hem vokal, hem de teknik açıdan) Örneklerise; Downset, Prong, Pro-Pain, Biohazard, L..U.N.G.S., Manhole ve Stuck Mojo'dur.

VIKING METAL
Bu terim Hıristiyan elemanlardan uzaklaşarak daha milliyetçi ve kendi
tarihiyle ilgili konulara yönelen İskandinav death gruplarını tanımlamak
için ortaya çıkmıştır. Manowar ise işin Amerikalı örneğidir. 1980'lerde
Bathory ortaya çıkmıştır. Mayhem, Darkthrone, Amorphis ve Unleashed ise Kuzeyli türün bayrağını 1990'lara taşımıştır.
maksatli Kullanıcısının Mesajına Toplam 2 Kullanıcı Teşekkür Etmiş



Favoriler
Digg del.icio.us StumbleUpon Google

Hızlı Cevap
Düşük Boyut
Yüksek Boyut
Kalın Yazı İtalik Altını Çizgileme Sola Yanaştır Ortalar Sağa Yanaştır Satırı Ayarla Alıntıla Kod Ekle PHP Kodu Ekle SQL Kodu Ekle
Renkler
Hyperlink Ekle İmage Ekle E-Posta Ekle
Gülücük
Gizli Yazı Ekle



Forumda Gez:

Film izle porn